DAVA KARDEŞLİĞİ

İslam’ın diğer kavramları gibi İslam kardeşliği ve dava kardeşliği kavramlarını analiz etmeye özerinde derinlikli bir çalışma ve düşünmeye ihtiyacımız vardır. Yaşanılan süreçlerde kardeşlik ilişkilerinin önemi yeterince görülememiş, içi doldurulamamıştır.

İslâm dininde kardeşlik, bütünüyle akide temeline dayanmaktadır. Allah (c.c.), Kur'ân-ı Kerîm'de şöyle buyurmaktadır: "Mü'minler ancak kardeştirler. Öyleyse kardeşlerinizin arasını bulup düzeltin ve Allah'tan ittika edip korkun; umulur ki merhamete ulaşırsınız." (49/Hucurât, 10). Âyet-i kerîmeden de açıkça anlaşılacağı üzere, ancak iman bağıyla bir araya gelenler kardeş olarak kabul edilmektedirler.
Peygamber (s.a.s) müminlerin kardeşliğinden şöyle bahsetmiştir:
Birbirlerine karşı sevgi, şefkat ve acımalarında müminler bir tek cesede benzerler. Cesedin bir organı rahatsız olunca diğer organları da uykusuzluk ve ateş ile onun rahatsızlığını paylaşır." (Buhârî, Edeb 27; Müslim, Birr 66, Ahmed bin Hanbel, Müsned 4/270)

Kardeş olmak, arkadaş ve sadık dost olmak; sevinçte ve kederde beraber olmayı göze almak; bunu fiilî olarak göstermek demektir; sevmek, saymak, güvenmek, merhamet etmek, yardımlaşmak ve dayanışmak demektir. Bunlar olmadan kardeşlik iddiasının bir anlamı olmaz. Kur'ân'ın öngördüğü kardeşlik, bütün bunları içeren bir muhtevaya sahiptir.
Dava kardeşliği demek hayatında birbirini hiç görmemiş, tanımamış başka kültürel özelikler taşıyan insanların birbirleriyle sınırsızca kaynaşmalarının, aynı yolun yolcusu olmanın adıdır. Dava kardeşliği aralarında hiç bir nesep bağı olmayanların, dava kardeşini kendi öz kardeşine tercih etmenin, kaynaşmanın, yaşamı, ölümü, umudu, acıyı, gerçeği ve geleceği güzel yarınları beraber hayal etmenin, bunu yaşamanın ve yaşatmanın adıdır. İbn Abbas anlatıyor: "Muhacirler Medine'ye geldikleri zaman aralarında akrabalık bağı olmaksızın, Rasûlüllah'ın ihdas ettiği kardeşlik dolayısıyla Ensara vâris oluyorlardı. Ayette şöyle buyruluyor: "O kimseler ki iman edip hicret ettiler ve mallarıyla, canlarıyla Allah yolunda mücadele ettiler. O Ensar ki Muhacirleri barındırdılar ve onlara yardım ettiler. Onlar birbirinin velileridirler" (8/Enfâl, 72).

Dava kardeşliği diğer ilişkilerden (dostluk, arkadaşlık, sevgi) ayıran en önemli özelliği, onun diğerlerinden duygusal ve iradi anlamda çok güçlü olmasıdır. Tarihte ve günümüzde bu durumun olağanüstü biçimlerde yaşanmış ve hala yaşanmakta olan sayısız örneği vardır. Dava kardeşliğinin en güzel örneğini asr-ı saadete Peygamber’le birlikte yaşayan seçkin sahabeler ortaya koymuşlardır. Muhacir-Ensar ilişkisi, kardeşliğin ne anlama geldiğini bizlere gösteren son derece mükemmel bir örnekliktir. Medineli Ensar, Mekkeli Muhacir kardeşlerinin nefislerini, kendi nefislerinden daha üstün tutmuşlar, onları hiçbir konuda yalnız ve yardımsız bırakmamışlardır. Hatta Ensâr'dan bir Müslüman, muhacir kardeşine, şayet dilerse hanımlarından birini boşayıp kendisine nikâhlayabileceğini bile teklif etmekten kaçınmamıştır. Bu davranışlarıyla Ensar, imanlarında ne denli ihlâslı olduklarını göstermişlerdir. Ayette şöyle buyrulmaktadır: "Kendilerinden önce o yurdu (Medine'yi) hazırlayıp imanı (gönüllerine) yerleştirenler ise, kendilerine hicret edenleri severler ve onlara verilen şeylerden dolayı da içlerinde bir ihtiyaç duymazlar. Kendilerinde bir açıklık (ihtiyaç) olsa bile (kardeşlerini) öz nefislerine tercih ederler. Kim nefsinin cimri ve bencil tutkularından korunmuşsa, işte onlar, felâh bulanlardır" (59/Haşr, 9). Peygamberimiz (s.a.s.) bir hadisinde şöyle buyurmaktadır: "Hiçbiriniz kendi nefsiniz için arzu ettiğinizi kardeşiniz için de istemedikçe iman etmiş olmaz" (Buhârî, İmân 7). Hz. Ali (r.a.) şöyle demektedir: “Senin hakiki kardeşin seninle beraber olan, sana menfaat versin diye kendi nefsine zarar vermeye râzı olan, zamanın felâketleri kapını çaldığı vakit, senin dağınık durumunu derlemek için kendi derli-toplu durumunu (gerekiyorsa) dağıtan kimsedir.” (Ahmet Kalkan; Kavram tefsiri)
Dava kardeşliği sadece aynı amaçlar için bir araya gelmek olmamalıdır. Dava kardeşliği, dünyayı aynı şekilde yorumlamak, ortak inanç ve düşüncede bulunma ruh hali, sevgi, cesaret, dayanışma-paylaşma biçiminde somutlaşmalıdır hayatımızda.  

Dava kardeşliği, temelde her ilişki gibi ama onların tümünün ötesinde, ilmek ilmek örülen bir ilişkidir. Emek ister, sabır ister. Ancak ilmeklerden biri hatalı örülürse, eksik olursa; sağlamlığı bozulur, gücü zaafa uğrar. Dolayısıyla, çok dikkat ister. Yapılan herhangi bir hata, gün gelir, su yüzüne çıkar. Edilen kötü bir söz, yanlış bir davranış, temelsiz bir eleştiri, keyfi bir tavır vb. eğer hata olarak teşhis edilip bilinçli bir şekilde düzeltilmezse, başta kardeşlik ilişkisi olmak üzere, bir bütün olarak yapılarımıza, değerlerimize mücadele azmimize zarar verir, yozlaşmaya zemin hazırlar.

Dava kardeşliğinin en güzeli, en zor günlerde yaşananı, gelişenidir. Ekmeğini paylaşmak aynı acıyı kederi ve coşkuyu beraber hissetmek ortak özverilerde bulunmak zorluklara karşı sırt sırta vermek, en zor şartlarda birlikte üretmek, zorluklara direnmek, kardeşini kendine tercih etmek... Ve bütün buna benzer zorlukları sızlanmadan, şikâyet etmeden, sadece yapılması gerektiği için değil, bilerek ve isteyerek yapmak, Allah’ın rızasına nail olmak için yapmak,  gerekmektedir.
Ne yazık ki Türkiye İslamcılarının hemen hemen hepsinin 28 Şubat Postmodern darbesiyle dağılması, yozlaşması kendi değerlerinden taviz vererek kendilerini anlamsız hale getirmesi; baskı ve yıldırma süreçlerinden güçlenerek değil, büyük kayıplarla çıkması; İslam’ı bir yaşam biçimi olarak içselleştirememiş olmanın göstergesidir. Bu durum da gösteriyor ki Müslümanlar arasında kardeşlik bilinci, değerlere bağlılık ve bedel ödeyebilme olgunluğu gelişmemiş; kimyasal süreç tamamlanmamıştır. Dava yolunda tökezlenen ya da bir şekilde bela ve musibete uğrayan kardeşlerin terk edildiği, kaderleriyle baş başa bırakıldığı mağdur edildiği bu süreçte sıkça rastlanan ve karşılaşılan olaylardandır.
Oysa dava yolunda mağdur olup ta içeriye düşenlerin gözleri daima kardeşlerindedir. Beraber nazlı bir çiçek gibi büyüttükleri davalarının solmaması, dışarıdan güzel haberlerin gelmesi, yerine bayrağı bir başkalarının devralacağı umudunu beslemesi onun için yaşamı anlamlı kılan tek gayedir. O, davasının faaliyetleri geliştikçe bu davanın sahiplerinin olduğunu his etikçe yaşamı anlamlı bulur. Hayat, onun için ancak uğruna her şeyini feda ettiği nazlı çiçeği büyüyüp kök saldıkça anlam kazanır, dört duvar arasındaki çileye göğüs gerebilir. Yaşadığı mekânı ancak o zaman Medrese-i Yusufiye ye çevirebilir.
Dava adamı için asıl ölüm kardeşlerinin onu terk etmesiyle başlar. Hayatı onun için anlamsız kılan, umudunun yitirilmesine sebep olan şey gözü gibi baktığı, nazlı bir çiçek gibi büyüttüğü, uğruna her şeyini feda ettiği davasının solduğunu hissettiği zamandır. Hele hele aynı acıyı kederi ve coşkuyu beraber hissettiği, beraber ortak özverilerde bulunduğu,  zorluklara karşı sırt sırta verdiği, en zor şartlarda birlikte üretip, zorluklara direndiği. Kardeşinin geçmişe bir sünger çekip, eskiyi kınaması, küçümsemesi, değiştiğini deyip eski davasına kara çalması o insan için ölümlerin en acısıdır.

 Herhangi bir dava için yola beraber çıkanlar bir birlerine sadakat göstermezse, birbirlerine saygı ve sevgi beslemezlerse, dava parçalanır, kopukluk ve başıbozukluk baş gösterir... Oysa ahde vefa bir mümin için çok önemli bir özelliktir. Vefasızlık, münafıklık alametlerindendir. Böyle ahdini yerine getirmeyen vefasızlar, dünyada rezil olacağı gibi, kıyamette de teşhir edilerek rezil edilecektir Bu konuda Efendimiz (s.a.v.) şöyle buyurmaktadır:

“Kıyamet gününde her vefasız için bir sancak (dikilecek). Bu filanın vefasızlığıdır, denilecektir

Ahde vefa müminin işidir Vefasız olanlar, şahsiyetsiz, dönek tabiatlı kişilerdir. Böyle insanlarla değil bir çalışma yapmak, yola dahi çıkılmaz Seni çok çabuk satar ve yolda bırakır Hem de hiç acımadan, vicdanları sızlamadan…

İbnu Abbâs (ra) şöyle der: “Ahdine kim vefasızlık edip bozarsa, Allah mutlaka ona bir düşman musallat eder

Peygamber (s.a.s) bu hususta şöyle buyurmuştur:

“Kim, hürmeti düşecek, şerefinden noksanlık olacak bir yerde Müslüman yardımcı olmaz, onu yalnız bırakırsa, Allah da yardımını istediği yerde onu yalnız bırakır. Kim şerefinden kaybedeceği, saygının azalacağı bir yerde Müslüman yardımcı olursa, yardımını istediği yerde Allah, ona yardımcı olur.” (Ebû Dâvud, Edeb 41, hadis no: 4884)


Eski zatlardan birinin oğluna vasiyeti şöyledir:

“Oğlum, herkesle arkadaşlık edilmez İhtiyaç içinde olduğun zaman senden uzaklaşan, genişlik zamanında malına göz diken ve yükseldiği vakit sana üstünlük taslayan kimse ile arkadaş olma!”

Vefa, dostunu Allah için sevmek, arkadaşı öldükten sonra onun aile efradına iyilik ve yardım etmek, kapıdaki kö­peğine varıncaya kadar her şeyine değer vermektir. Allah için birbirini seven, bu sevgiyle bir araya gelip ayrılan kişiler, kıyamet gününde Arş-ı Azam'ın gölgesinde gölgeleneceklerdir. (Riyazu's-Salihin)

Yine peygamber (s.a.s) bir hadisi şeriflerinde şöyle buyurmaktadır:
“Müslüman, Müslüman’ın kardeşidir. Ona zulmetmez, onu tehlikede yalnız bırakmaz. Kim kardeşinin ihtiyacını görürse, Allah da onun ihtiyacını görür. Kim bir Müslüman’ın sıkıntısını giderirse Allah da o sebeple onu kıyâmet gününün sıkıntısından kurtarır. Kim bir Müslüman’ın ayıp ve kusurunu örterse, Allah da o kimsenin ayıp ve kusurunu (kıyâmet gününde) örter.” (Buhârî, Mezâlim 3; Müslim, Birr 58; Ebû Dâvud, Edeb 38, 46, 60, hadis no: 4893; Tirmizî, Hudûd 3, hadis no: 1426, Birr 19; İbn Mâce, Mukaddime 17; Benzer bir hadis için bkz. Müslim, Zikr 38, hadis no: 2699; Kütüb-i Sitte Terc. 10/149)

Zor zamanlarda beraber hareket eden, aynı değerlere ve umutlara yelken açan beraber sistemin baskı ve sindirme faliyetlerine göğüs geren kimselerin başına bir bela ve musibet geldiğinde dava kardeşlerinin bu kardeşlerine, geride bıraktıklarına sahip çıkmaları, onun acılarını ve sıkıntılarını kendi sıkıntıları olarak bilmeleri,  hatta bir bütün olarak mağdur kardeşinin geride bıraktıklarını kendi ailesine çoluğuna çocuğuna daha çok tercih etmelidir. 
Son söz olarak şunu söylemeliyim ki:
Gerçek dava adamı, şeref ve izzetini kaybetmemek için küçültücü davranışlardan, vefasızlıklardan uzak kalır. Üç kuruşluk dünya menfaati için kardeşlerini satmaz. Küçük çıkarlar peşinde koşmaz. O küçük değil, büyük hedeflerin adamıdır. O, çıkarının karşısında eğilmez. O ucuz kazançların arkasına düşmez. O kimsenin karşısında iki büklüm olmaz. Bir yerlere gelmek için davasına kara çalıp dünyanın makam ve mevkileri için, Kimseye yağcılık yapmaz, yağdanlık olmaz. Bir makama çıkmak için üçkağıtçılık yoluna baş vurmaz. Allah, dilediğini azîz (izzet sahibi) kılar, dilediğini zelîl (zillet sahibi) eder (3/Âl-i İmrân, 26).
FİKRİ AMEDİ