HÛN Bİ XÊR HATİN MALPÊRA MİN

Bibêje: “Nimêja min, îbadeta min, jiyana min û mirina min, ji bo wî Xwedayê Rebbê alemê ye.” (EN'AM; 162)




16 Ara 2012

Şeyh Said Sohbeti – 6


     Laik – kemalist esaslar üzerine kurulan ve bunu ırkçı – şoven bir çizgide hayata geçiren Cumhuriyet rejimine karşı gerçekleştirilen ilk büyük kıyam hareketi olan 1925 Şeyh Said Kıyamı’nın aziz rehberi Palu’lu Şeyh Said’in Diyarbakır’da idam edilerek şehîd edilmesinin 87. sene-i devriyesini idrak ediyoruz.
     İslam ve Kürdistan tarihinin o büyük liderini saygıyla, minnetle, özlemle ve rahmetle anıyoruz.
     Şeyh Said Efendi ve kıyamını daha iyi anlayabilmek, kıyamın mesajını günümüz insanlarına en temiz ve doğru bir şekilde (kıyamın özünü ve gayesini saptırmadan) aktarabilmek için, UFKUMUZ sitesi olarak Şeyh Said ve Kıyamı üzerine konunun uzmanı olan iki isimle saatler süren bir söyleşi gerçekleştirdik. Söyleşiyi de bir sohbet havasında ifa ettik.
     9 – 10 Haziran 2012 günü Diyarbakır Prestij Otel’de gerçekleştirilen geniş katılımlı kongre neticesinde kuruluşunu ilân eden ve kısa adı AZADÎ olan “Ji Bo Maf, Dad û Azadîyê Înîsiyatîfa Îslamî ya Kurdistanê” (Hak, Adalet ve Hürriyet için Kürdistan İslamî İnisiyatifi) vesilesiyle, Şeyh Said ve Kıyamı’nın uzmanı olan bu iki ismin Diyarbakır’da biraraya gelmesini UFKUMUZ sitesi okuyucuları için bir fırsat olarak gördük ve kendileriyle Şeyh Said ve Kıyamı üzerine bir sohbet tertip etmek istediğimizi ilettik. Sağolsunlar, bizi kırmadılar.
     Her ikisi de “AZADÎ İnisiyatifi Kurucu Üyesi” olan bu iki isimle Diyarbakır’daki Ufuk Kültür ve Eğitim Derneği (UFUKDER) merkezinde yaptığımız ve dernek üyelerinin de dinleyici olarak hazır bulunduğu bu güzel sohbetimiz, üç saatten fazla sürdü.
     Bütün yönleriyle Şeyh Said Efendi’yi, öncesi, gelişimi ve sonrasıyla Şeyh Said Kıyamı’nı konuştuğumuz bu sohbette, verdikleri değerli bilgilerle bizleri aydınlatan isimlerden biri, ömrünü Şeyh Said dâvâsına adamış, Şeyh Said’in mezar yeri ve “iade-i itibar” gibi konularda hukukî mücadeleler yapmış, TBMM’ye mektuplar yazmış, kendisi bizzat Şeyh Said ailesinden, Şeyh Said’in kardeşi Şeyh Tahir’in torunu olan Av. Muhammed Dara Akar.
     Diğer isim de, yıllardır Şeyh Said hakkında yaptığı araştırmalarıyla bilinen, şu anda da “Bütün Yönleriyle Şeyh Said ve Kıyamı” adlı geniş kapsamlı ve belgeli / kaynaklı verilerle hazırladığı kitabını yazmakla meşgul olan, denilebilir ki Şeyh Said’in kendi ailesindeki fertler haricinde Şeyh Said hadisesini en iyi bilen isim, aynı zamanda sitemiz yazarı da olan İbrahim Sediyani.
     İlgiyle okuyacağınız ve oldukça uzun sürecek olan, bölüm bölüm yayınlayacağımız bu dosya, ne sadece söyleşidir ne de sadece sohbet. İkisi birdendir ve bu diziyi takip ederken, Şeyh Said ve Kıyamı ile ilgili çok detaylı bilgi sahibi olacak, ayrıca daha önce hiçbir yerde okumadığınız, duymadığınız bilgilerle karşılacaksınız.
     Şeyh Said’in torunu Av. Muhammed Dara Akar ve gazeteci yazar İbrahim Sediyani ile Diyarbakır’daki bu sohbeti, UFKUMUZ okuyucuları için sitemizin emektarları Fikri Amedî, Burhan Farqinî ve İdris Fidâ gerçekleştirdi.
     UFKUMUZ sitesi olarak, Şeyh Said ve Kıyamı ile ilgili bugüne kadar yapılmış belki de en doyurucu, en kapsamlı ve ayrıntılı söyleşiyi / sohbeti okuyucularımızın istifadesine sunmanın haklı kıvancını yaşıyoruz.
     Doyumsuz sohbetin 6. bölümünü ilginize sunuyoruz.

UFKUMUZ.COM
*
*    *
    
     UFKUMUZ – Bize o unutulmaz 13 Şubat 1925 gününü anlatır mısınız, Hocam?
     İBRAHİM SEDİYANİ – O unutulmaz 13 Şubat 1925 Cuma günü, Dara Hênê vilayetinin Eglê bucağına bağlı Piran isminde küçük bir köyde, Cumhuriyet tarihinin en önemli olayı yaşanıyor.
     Piran, o zamanlar Dara Hênê iline bağlı Eglê bucağının bir köyüdür. Fakat sonradan ismi “Dicle” olarak değiştirilmiş, bugün Diyarbakır’ın bir ilçesidir. Eglê de aynı şekilde Diyarbakır’a bağlı bir ilçedir bugün ve ismi “Eğil” yapılmıştır. Fakat o zamanlar bunlar Diyarbekir vilayetine değil, Dara Hênê vilayetine bağlıydılar. Dara Hênê, yani bugün ismi “Genç” olarak değiştirilen yer, o zamanlar ildi. Fakat şimdi ilçedir ve Bingöl iline bağlıdır.
     Bu yerleşim birimlerinin tamamı sonradan ırkçı rejimin asimilasyon politikalarına maruz kalmış, isimleri değiştirilmiştir. Diyarbekir “Diyarbakır”, Piran “Dicle, Eglê “Eğil”, Dara Hênê “Genç”, Boğlan “Solhan”, Kaniya Reş “Karlıova”, Çêwlîk “Bingöl”, Dep “Karakoçan”, Palo “Palu”, Mezire “Elazığ”, Gûla Hazar “Sivrice”, Gûleman “Alacakaya” yapılmıştır.
     13 Şubat 1925 günü, Piran köyündeki tek camide köylüler Cuma namazı kılacaklar. Akşam da düğün var köyde.
     Şeyh Said Efendi beş gün önce, 8 Şubat’ta gelmiş köye. Kardeşi Şeyh Abdurrahim bu köyde yaşıyor, O’na misafir olmuştur. I. Dünya Savaşı’ndaki muhacerat yıllarını da Şeyh Said Efendi yine bu köyde, kardeşi Şeyh Abdurrahim’in evinde geçirmiştir; ki şeyhim Mûhâmmed Dara o muhacerat yıllarını ve sürgünde çekilen sıkıntıları teferruatlı bir şekilde anlattı.
     Şeyh Said’in kardeşi Şeyh Abdurrahîm, Piran’da, Celan Mahallesi’nde, camiînin arkasında, kayalıkların karşısındaki evde oturuyordu. Mahallenin şimdiki ismi “Yeşilyurt” olmuştur.
     Şeyh Said Efendi, 13 Şubat 1925 Cuma günü, öğle vakti camide köylülere Cuma namazı kıldıracak. Tabiî Cuma namazı beş gün önce köye teşrif eden Şeyh Said’in imametinde kılınacağı için, bütün köy camide toplanmış. Köylüler çocuklarıyla, nerdeyse bebekleriyle gidiyorlar Cuma namazına.
     Yöredeki mahkumlar, kanun kaçakları bile Şeyh Said’in Cuma namazına gelmişler köye. Düşünün yani. Olağanüstü bir hareketlilik ve heyecan var.
     Akşam da güzel bir düğün var köyde. Şeyh Said ve beraberindeki âlimler düğüne iştirak edecek, düğün sahiplerinin mutluluğunu paylaşacak, gelinle damadın nikâhlarını kıyacak, düğün yemeği yenecek, köylüler halay çekecek, eğlenecek, çocuklar oyun oynayacak falan.
     Köy adetâ “çifte heyecan” yaşıyor. Hem Şeyh Said Efendi gibi büyük bir zâtın imametinde Cuma namazı kılınacak köyde, hem de köyde düğün var, şenlik var, halaylar çekilecek.
   
     Fakat her iki sevinçlerinin de kursaklarında kalacağını, rejimin köyü basıp kana bulayacağını nerden bilebilirler ki?
     13 Şubat 1925 Cuma günü, Piran köyündeki Cuma namazı, Şeyh Said’in imametinde kılınıyor. Camide bir hutbe veren Şeyh Said, halka hitaben şunları söylüyor:
     “Medreseler kapatıldı. Dînî kurum ve kuruluşlar yasaklandı. Dîn ve Evkaf Bakanlığı kaldırıldı. Dîn mektebleri Millî Eğitim’e bağlandı. Gazetelerde birtakım dînsiz yazarlar dîne hakaret etmeye, Peygamberimiz (saw)’e dil uzatmaya cesaret ediyorlar. Ben bugün elimden gelse bizzat dövüşmeye başlar ve dînin yükseltilmesine ğayret ederim.”
     Tarih: 13 Şubat 1925 Cuma… Yer: Piran…
     Cuma namazından sonra köyde düğün vardır. Şeyh Said ve beraberindeki tüm ileri gelenler, düğüne katılmak üzere hazırlanıyorlar.
     İşte tam bu sıralarda, devlet tarafından hazırlanmış 12 kişilik bir müfreze köye geliyor. Tabiî ki, yöredeki mâhkumlar dahi, Şeyh Said Efendi’yi dinlemek için herkes gibi gelmişler.
     Şeyh Said, yanındaki 300 atlı ile birlikte kardeşi Şeyh Abdurrahîm’in evindedir, Celan Mahallesi’nde.
     Altı asker kaçağını yakalamak için görevlendirilen jandarma birliği komutanları Teğmen Mustafa ve Teğmen Hasan Hüsnü, Şeyh Abdurrahîm’in köyünü sardıklarında, hem Kürtler’in hem de Cumhuriyet tarihinin en büyük olaylarından birinin başlamak üzere olduğunu elbette bilmiyorlardı.
     O esnada askerî müfreze, “Biz bu mâhkumları götüreceğiz” diye ısrarda bulunuyorlar. Ancak Kürtler’de bir gelenek vardır ki, saygın bir şahsiyetin bulunduğu bir yerde, ne adam götürülür ve ne de insan öldürülür. Misafirler ayrıldıktan ve o büyük zât gittikten sonra, mâhkumlar teslim olunur.
     Şeyh Said’in kardeşi Şeyh Abdurrahîm de bu prensibi yumuşak bir dille anlatır. Buna rağmen ısrar eden müfrezeye Şeyh Abdurrahîm Efendi cevaben, “Tamam anladık! Siz buraya mâhkumları almaya gelmişsiniz; bekleyin. Şeyh Said Efendi zaten yarın Çapakçur’a, Xînûs’a doğru yola çıkacak. O gittikten sonra mâhkumları götürür müsünüz, bırakır mısınız, öldürür müsünüz, ne yaparsanız yapın! Yalnız bunu şu anda yapmayın, halkın tansiyonu yüksektir. Yaparsanız halkı ğaleyana getirirsiniz, yanlış olur” diyor.
     Ancak bütün bu yumuşak izahatlar müfrezeyi bir türlü tatmin etmeyince, silâha teşebbüs edip “Biz bunları silâhla götürürüz” diyorlar. Silâh patlatıp içeri girmeye çalışıyorlar. Fıtraten asabî olan Şeyh Abdurrahîm, laftan anlamayan ve olay çıkarmak için planlı gönderilen bu müfrezeye silâhla mukabele edince, hâdise patlamış oluyordu. Subayların amacı da zaten kaçakları yakalamak değil, Şeyh Said’i tahrik edip tutuklama gerekçesi yaratmaktı. O nedenle ricâları dinlemiyor, tutuklamakta ısrarcı davranıyorlardı.
     Zaten Şeyh Said Efendi de bu gerçeğin farkına varmıştı ve etrafındakilere, “Onların istedikleri mesele çıkartmaktır. Sakin durun. Ne yaparlarsa yapsınlar karşılık vermeyin” diyordu.
   
     Köyde ortam gerginleşmişti. Şeyh Said, tansiyonu düşürmek umuduyla subaylara yeni bir öneride bulundu: “Mes’ele çıkarıp olayı büyütmeyin. Yola çıkmak üzereyim. Ben köyden ayrılana kadar herhangi bir davranışta bulunmayın. Ben ayrıldıktan sonra ne isterseniz yapın. Aradıklarınızı o zaman tutuklayın.” Ancak Şeyh Said’in bu teklifini de reddeden subay, hemen teslim edilmelerini istiyor.
     Şeyh Said, yanındaki mâhkumların teslimi talebini ileten teğmene oldukça yumuşak davranırken, durumu da el altından kolaçan ettiriyordu. Aralarında Vartolu Nebî ve arkadaşları da vardı. Bunlar çok önceden suç işlemişler, hapse girmemek için dağa çıkmışlardır. Yahut başka yerlere saklanmışlardı. Sonradan bazıları Şeyh Said’in maîyetine katılmışlardı. Dördü ağır hükümlüydü. Kıt’alden aranıyorlardı. Jandarmanın asıl aradığı bunlardı.
     Jandarma komutanı, Üsteğmen Hasan Hüsnü Efendi idi. Yanında, Teğmen Mustafa Asım Efendi ve 15 kişilik bir müfreze bulunuyordu. Subaylar aradıkları kişilerin köye gelip de Bahrî’nin evine saklandıklarını öğrendiklerinde binayı sarmışlardı. Bu, Pîran’daki evler gibi iki katlı bir basit yapıydı. O zamanki adıyla Calan mahallesindeydi. Fakat dediğim gibi, şimdi mahallenin adı Yeşilyurt olmuştur. Bahri’nin evi hâlâ durur. İki tarafına dükkân ve kahvehanelerin sıralandığı toprak, caddeden sola dönüldüğünde dar bir sokağa girilir. Sokak, az ilerdeki tepelere kadar uzanır. Bugün evin o sokağa bakan pencerelerinde patiska perdeler ve çiçek saksıları vardır.
     O unutulmaz 13 Şubat 1925 Cuma günü ikindi vakti, jandarmalardan bir kısım evin damına çıkmışlardı. Teğmenler kapının önünde dolaşıyorlardı. Arada bir içeridekilere “Teslim olun!” diye sesleniyorlardı.
     Halk civara birikmişti ve hadiseyi hem merakla, hem de jandarmaya karşı düşmanca seyrediyordu.
     Şeyh Abdurrahîm’in evinden Bahrî’nin evine gizlice haber uçuruldu. Teslim, bahis konusu değildi.
     Şeyh Said, tekrar ricacı saldı: “Biz onlarla beraber geldik, yoldaşız. Kendilerini şu ara bana bağışlayın ve ben buradayken birşey yapmayın. Hele ben gideyim, sonra ne isterseniz yaparsınız.”
     Ama jandarma da, kuşlar bir kere kafese girmişken onları salıvermek niyetinde değildi.
     Şöyle bir anlaşmaya teğmenler rıza gösterdiler: Bahrî’nin evindeki 12 kişiden 8’ini bırakmaya hazırdılar. Fakat 4 azılı katil mutlaka teslim olmalıydı.
     Şeyh Said, bunu sağlayacakmış gibi bir tavır takındı.
     Köylülerin planı şuydu: 8 kişi evden serbest çıkacaklardı. Bunlar mahalleye bakan tepelere bir anda tırmanacaklardı. Zaten silâhlıydılar. Ordan jandarmaya ateş açacaklardı. Aynı zamanda evde kalan 4 kişi de bu ateşe katılacaktı. Bu suretle jandarma iki ateş arasında bırakılacaktı. Şeyh Abdurrahîm ve adamları da yetişecekler, onlar da ateş edeceklerdi. Zaten Şeyh Abdurrahîm, mavzeriyle sokaktaydı.
     Plan aynen tatbik olundu. Jandarma üç yanından ateş yiyordu. Üsteğmen Hasan Hüsnü Efendi, müfrezesine geri çekilme emrini verdi. Bir ölü iki yaralı bırakmıştı.
     Bunun üzerine bütün hareket planları vaktinden önceye dönüşmüştür. Artık bir yıl sonra düşünülen hareket kader-i ilahî gereği hazırlıksız başlamış, Piran köyünde 13 Şubat 1925 günü silâh ve tekbîr sesleri biribirine karışmıştır.
   
     Yapılan çatışmada, Hasan Tahsin isminde bir müfreze mülâzımı ölüyor ve birkaç asker yaralanıp, diğerleri esir alınıyor. Böylece hareket başlıyor. Şeyh Said de atına binip Piran’dan ayrılıyor. Piran köyünde 13 Şubat günü 300 dolayında atlıyla yola çıkan Şeyh Said’in çevresindeki silâhlı adam sayısı kısa zaman içinde katlanarak artıyor ve sadece bir gün içinde, 24 saat içinde onbinleri buluyordu.
     UFKUMUZ – Kıyâm böylece başlıyor.... Sonra ne oluyor, Hocam? Gelişmeler nasıl seyrediyor? Kıyâm?
     İ. SEDİYANİ – Şeyh Said Hazretleri bakıyor ki olay hiç beklenmedik bir şekilde gelişti. Daha sonra yeni tedbirler ve bu gelişmelerin tanzimi için, Dara Hênê’ye hareket ediyor. Bütün ileri gelenleri bir araya toplayıp istişârede bulunuyor.
     Kıyam başladığından, kıyam rehberi Şeyh Said, 14 Şubat 1925 günü, yani Piran hadisesinden bir gün sonra ilk yazılı emrini yazar:
     “Bismillâhirrahmânirrahîm
     Bizler İslam’ın ve İslam Peygamberi’nin yüceltileceği ve zâlim Mustafa Kemal’in kendi eliyle kurduğu hükûmetin zevale uğratılacağı ve onların yeryüzünden silineceği bir zamana girmiş bulunuyoruz. Cihad etmek her Müslüman’a farzdır. Bu savaş, İslam’ın bu topraklarda yeniden hâkim kılınması içindir. Bu çağrı, bütün Müslüman kabilelerin bu büyük cihada katılması içindir. Bu dâvete içtenlikle ‘Lebbeyk’ diyeceğinize inanıyorum.
     Ey insanlar!
     İslam’ı bu kâfirlerin elinden koruyalım. Aksi takdirde bu kâfir hükûmet, bizi de kendisi gibi yapacaktır. Bunun için, ona karşı cihad etmek farzdır.
     Emîr’el- Mücahîdîn Seyyîd Mûhâmmed Said el- Nakşibendî”
     Kıyamın âzîz rehberi Şeyh Said, bir de bildiri yayınlar:
     “Fâkirin, güçsüzün, kadının, ihtiyarın, çocuğun ve esirin hakkına, canına ve malına tecavüz edilmeyecek. Kimseden zorla para alınmayacak. Esirlere normal muamele yapılacak ve kendi yediğinden verilecek.
     Hadîm’ul- Mü’mînun Şeyh Said Piranî”
     1925 Şeyh Said Kıyamı artık kesin olarak başlamıştı. Kıyâm rehberi Şeyh Said’in kıyâm başladıktan sonraki ilk yazılı bildiri ve emirleri, bunlar.
   
     Hanili Mîr Salih, Fakîh Hasan, Molla Hasan, Palulu Şeyh Şerîf, Şeyh Said’in kardeşi Şeyh Tahir Xwînî’ye anında haber veriliyor. Yani, “Hadise patladı ve herkes tedbirini alsın” diye bildiriliyor. Herkes, bulunduğu mıntıkadaki karakollara, devlet kuruluşlarına ve postahanelere el koyuyor. Dara Hênê, Palo, Hênê, Erğenê ve Lıcê gibi olayın bulunduğu yörelerdeki bütün devlet birimleri teslîm oluyorlar. Şeyh Said’in kardeşi Şeyh Tahir, olayı duyduğu zaman Lice Postahanesi’ne el koyuyor.
     Piran köyünde 13 Şubat günü 300 dolayında atlıyla yola çıkan Şeyh Said’in çevresindeki silâhlı adam sayısı kısa zaman içinde katlanarak artmış, onbinleri bulmuştu. Mücahîdler yol boylarındaki telefon ve telgraf tellerini kesip bağlantıları kopararak, bölgenin merkezi durumundaki Dara Hênê’ye doğru ilerliyorlardı.
     Şeyh Said’in savaş deneyimi yoktu. Fakat iş başa düşmüş, savaş stratejisini de kendisi belirlemiş ve hayatında eline silâh almamış bazı kişileri de komutan olarak atamıştı. Şeyh Said, Dara Hênê istikametinde yola çıkınca, yolda kendisine Butyanî, Mıstanî, Tavas, Slavî aşiretleri katıldı. Dara Hênê’deki hapishane ateşe verildi. Jandarma birliklerine sadece mücahîdler tarafından değil, şehirdeki evlerden de ateş açılıyordu.
     O gün, şimdi “Genç” ismiyle Bingöl’ün bir ilçesi olan ama o zamanlar il olan Dara Hênê’de hem Cumhuriyet tarihinin, hem Kürdistan tarihinin, hem İslam tarihinin, hem de dünya tarihinin en önemli olaylarından biri yaşanıyordu. Şeyh Said, emrindeki onbinlerce mücahîdle birlikte Dara Hênê’ye taarruz etti. Kürt mücahîdler “Allâh-û Ekber” feryâdlarıyla şehre saldırıyorlardı.
     Laik rejim güçleri tam bir şaşkınlığa uğramış, iki ateş arasında kalmıştı. Ordu, şehri ne için ve kime karşı koruyacaktı? Şeyh Said kuvvetleri karşıdan ateş ederken, şehir halkı da evlerinden ateş ediyordu. Laik rejim askerleri her taraftan kuşatılmıştı ve mücahîdlere karşı daha fazla direnmesine imkân yoktu.  
     Şeyh Said ve emrindeki İslam askerleri, 14 Şubat 1925 günü onbinler halinde Dara Hênê’ye taarruz edip şehri fethederlerken, ellerinde Qûr’an-ı Kerîm ve yeşil bayraklar dalgandırarak şehre giriyorlar.
   
     Dara Hênê “Geçici Başkent” ilan ediliyor. Şeyh Said Efendi, Dara Hênê’deki Ziraat Bankası ve mal sandığına girer ve kasalardaki paraları eminliğine güvenilen Yusuf Ağa’nın evine taşıtır.
     Şeyh Said, Dara Hênê’ye Modanlı Fakîh Hasan’ı vali olarak atar ve geçici bir kanun hazırlar. Bu kanuna göre Dara Hênê, yani şimdiki ismiyle Genç, “Hilâfet merkezi” ve “başkent” olacak, vergiler ve zekât bedelleri Dara Hênê’ye gönderilecek, herkes bir mücahîd sıfatıyla kıyâma iştirak edecek, savaş esirleri Dara Hênê’ye gönderilecektir.
     Şeyh Said’e, Dara Hênê’de jandarma teğmeni Mehmed Mihrî Hacı Mustafa Ağa’nın oğulları yardım ediyorlar. Şeyh Said, Piran’dan çıktıktan sonra Halid Hesenan, Haydar oğlu Halid, Hizanlı Selahaddîn, Muşlu Kasım ve Rıza ile birleşiyor.
     Şeyh Said önderliğindeki Kürt kuvvetleri daha sonra güneye yönelirler ve ilerledikçe daha fazla aşireti etraflarına toplarlar. Kıyam, çok kısa sürede bölgelere yayılıyordu. Hanililer bütün hükûmet yetkililerini kasabadan çıkarırlar. Hani, Kürt kuvvetlerinin eline geçer.
     Dara Hênê’den sonra sıra Hênê’ye gelmiş, Hênê de kısa sürede fethedilmişti. Şeyh Said kuvvetleri halkla beraber Hênê meydanında zorbaların sultasından kurtulup Allâh’ın hâkimiyeti Hênê beldesini de ğafletten kurtardığı için cemaatle birlikte “şükür namazı” kılındı, kurbanlar kesildi, yemekler yenildi ve dûâlar edilerek yola çıkıldı.
     14 Şubat günü Dara Hênê’ye yarım saatlik mesafedeki Qupar köyüne gelen Şeyh Said Efendi, geceyi burada geçirmeye karar veriyor. Ertesi sabah tekrar başkent Dara Hênê’ye giden Şeyh Said, şehir halkına vaaz veriyor. Şeyh Said halka hitaben yaptığı konuşmada şunları söylüyor:
     “Haberiniz olsun ki ben kötü bir amaç için yola çıkmadım; zâlim de değilim, bozguncu da. Kötü bir azgınlık ya da haksız bir isyan çıkarma amacında da değilim. Aksine Hz. Mûhâmmed (saw) ümmetinin kötüye giden durumlarını düzeltmek için yola çıktım. Emr-i bi’l- mâruf we nehy-i ânil- münker (iyiliği emretmek, kötülükten men etmek) istemekten başka bir amacım yoktur. Her kim beni bu yolda haklı görürse, şüphesiz ki Allâh hakka daha lâyıktır. Ve her kim de benim şu söylediklerimi bana geri çevirip reddederse, Allâh benimle onlar arasında hükmünü verinceye kadar bekleyip sabredeceğim. Muhakkak ki Allâh, benimle kavmim ve milletim arasında bir hüküm verecektir. Şüphesiz ki O, hakkın ve haklılığın en iyisini bilir.”
     Daha sonra şu âyet-i kerimeyi okuyor:
     “Ey imân edenler! Düşmana karşı savaş hazırlıklarınızı görün ve silâhlarınızı takınarak cenge hazır olun da, birlikler halinde savaşa çıkın veyahut seferber olun.” (Nisa, 71)
   
     Miting ve konuşma bittikten sonra, Şeyh Said’in memurlarla görüşmek istediğini haber veriyorlar. O gece vali İsmail Bey ve jandarma tabur komutanı Mustafa Bey, diğer bazı vilayet memurlarıyla birlikte Şeyh Said’in yanına geliyorlar.
     Şeyh Said Hazretleri, Modan aşireti reisi Fakîh Hasan’ı vali, eski müftü Hacı İlyas Dalberî’yi yine müftü ve Molla Hüsnü’yü de inzibat memuru olarak görevlendirir. 
     Halkın rehberi Şeyh Said, başkent Dara Hênê’de yeni fetvâlarını yayınlar ve bu fetvâlar hemen halka bildirilir. Fetvâsında, Dara Hênê’yi İslam devletinin “geçici başkenti” yapan her Müslüman’ı “Allâh yolunda cihad eden mücahîd” olarak kabul eden Şeyh Said, dînî yetkileri kendisinde toplarken siyasî ve idarî yetkileri de Dara Hênê’deki İslamî hükûmete tahsis eder. Fetvâya göre, toplanan bütün vergiler ve ele geçirilen tüm esirler Dara Hênê’ye getirilecektir. Şeyh Said ayrıca fetvâsında, halkın ayaklanmaya katılan mücahîdlere yiyecek vermesini ilân eder. Bu yöntem halk arasında büyük bir memnuniyete yol açar. Dara Hênê halkı neyi var neyi yok gönüllü olarak mücahîdlerle paylaşır, onları büyük bir şevk ve arzuyla evlerinde misafir eder. Halkın pek çoğu ayrıca gönüllü olarak silâhlanır ve mücahîdlerle birlikte cihada katılırlar.
     Ayaklanma, çok kısa sürede Kürdistan’ın dört vilayetini kapsayan bir coğrafyaya yayılır. Yüzlerle ifade edilen mücahîdlerin sayısı, sadece bir gün içinde, evet, sadece 24 saat içinde onbinlere ulaşır.
   
     Piran’daki olay duyulur duyulmaz, Kürdistan’ın bütün aşiret reisleri Karakoçan ilçesinde toplanıp kararlar alırlar. Bölgenin tanınmış âlimlerinden Şeyh Ahmed Efendi’nin türbesinin kubbesi altında hiyânet yapılmaması için Qûr’ân-ı Kerîm üzerine yemin edilir. Karakoçan’da kararlaştırılan bu plan gereğince cepheler ve bu cephelerin komutanları da belirlenmiştir.
     Şeyh Said Efendi, Hacı Sadık, Ömer Faro ve Çapakçur’un Mıstan aşireti ve Botan aşiretleriyle 20 Şubat’ta Lice merkezini ve çevresini denetime aldırır.
     Çapakçur ve Gêğî kısımlarını denetimlerinde bulunduran Çan şeyhleri Mustafa Efendi ve İbrahim Efendi, 17 Şubat günü Çapakçur ilçe merkezini Çanlı Şeyh Hasan Efendi’ye teslîm etmişler ve Siyakar ve Simsor beyler ve Hesen Began ile diğer Zaza kuvvetleriyle Gêğî bölgesinden Simhaçlı Hasan aşireti, Sancak bucağından Cibranlı Awanî oğullarından oluşan 2 bine yakın bir kuvvetle 20 Şubat’ta Gêğî üzerine yürünmüştür.
     20 Şubat günü Lice kesin olarak mücahîdlerin eline geçer. Ellerinde “Lâ İlâhe İllallâh – Mûhâmmedun Resulullâh” yazılı yeşil bayraklar sallayan Kürt – İslam atlıları Lice’ye girerken, beyaz bir at üzerinde olan Şeyh Said’e atın dizginlerini tutup rehberlik eden Lice müftüsü Abdulhamîd, solunda sekreteri Liceli Fehmî, hemen arkalarında ise Liceli Molla Mustafa, Botyanlı Ömer Faruk, Lice beylerinden Hakkı Bey ve Hüseyin Bey, at üzerinde Lice’ye giriyorlardı. Esir aldıkları binbaşı Cemil Bey de arkalarında at üstündeydi.
     Lice halkı “Allâh-û Ekber”, “Lâ İlâhe İllallâh – Mûhâmmedun Resulullâh”, “İslam ve Qûr’ân Yolunda Canımız Fedâ” sloganlarıyla tüm şehri çınlatıyordu. Kürt mücahîdler ilçe sokaklarında ilerlerken Şeyh Said’in adı haykırılıyor, “Şeyh Said! Şeyh Said! Rehberê me Şeyh Said!” sloganları atılıyor, öyle ki, sevinçten ne yapacağını şaşıran halk mücahîdlere koşup Şeyh Said’in atının yelesini öpüyordu. Halkın büyük bir coşkuyla katıldığı törenden sonra Şeyh Said, Kasım Bey’in evine konuk oluyordu.
     Öte yandan Şeyh Abdullâh önderliğindeki güçler de Varto ilçe merkezini denetim altına alarak Erzurum’a yöneliyordu. 
   
     UFKUMUZ – Palu nasıl fethedildi? Şeyh Said'in doğum yeri...
     SEDİYANİ – En ilginci de Palu’nun fethidir. Çünkü tek kurşun sıkmadan fethedilmiştir.
     Şeyh Şerif, “Batı Cephesi Komutanı” tayin edilmişti. O’nun hedefi Mezire, yani Elâzîz, ardından Meledî ve Dersim idi.
     Şeyh Şerif, savaş deneyimi olan başlıca komutanlardandı. Daha önce Osmanlı topraklarının emperyalistlerden korunması için Rus işgalcilere karşı gerilla savaşı vermiş ve Kurtuluş Savaşı’nda büyük başarılar kazanarak halk nezdinde “kahramanlaşmış”, üstün yetenekli biriydi.
     20 Şubat’ta Şeyh Şerif komutasındaki birlikler Palo üzerine yürüyor. Ancak Şeyh Şerif’in elinde yeteri kadar asker yoktu. Fakat Palulular kıyâm haberini alınca aşiretleri ile birlikte derhal kıyâma katılıyorlar. Şeyh Şerif, o zamanlar şimdikinden daha büyük olan koskoca şehri bir tek kurşun bile patlatmadan alıyor.
     Aynı günlerde İstanbul’da da hareketli günler yaşanıyor, biliyor musunuz?
     UFKUMUZ – Ne gibi?
     SEDİYANİ – İstanbul’daki Kürt âlimleri şehri hareketlendiriyorlar.
     Abdullâh Ağazade, Mustafa ibn-i Zülfü oğlu Mûhâmmed, Mûhâmmed Ağazade Bahrî, Fahrî, Abdurrahîm, Zülfü Perzîd Ağazade, Molla İmranzâde, Büyük Hacıağazâde Hasan, Kürdîyanzâde, Sofu Ömerzade Dıranî, Molla Bekîr, Mustafa Zülfü Ağazâde, Melamîyanzâde Ahmed, Hacı Ali Ağazâde ve Hacı Bekir Ağazâde Mûhâmmed adlı 15 Kürt âlimi, İstanbul’da bir beyanname yayınlıyorlar. Cümlesi cümlesine şöyle:
     “Türk Cumhuriyeti’nin İslamiyet’e muğayir ahvâl ve harekâtı ve bilhassa muhibb-i İslamiyyet olan Kürt eşraf ve hanedanına reva görmekte olduğu mezalim ve hakaret ve kin ve nefret birkaç seneden beri gazete ve ewrak-i resmîyelerinde okunuyor. Ve bunlar Ermenîler’e yaptığı muameleyi Kürt müteneffizanına da bir muamele yapmak fikrinde oldukları ve hatta geçen sene içtima eden Meclis-i Mebusan’da bu hususun müzakere kılındığı ve karar verildiği de mevsuk-i menabîden istihbar kılınmış ve buna dair de birçok alâim mesbuk ve mevcud olmuştur.
     Salabet-i İslamîye ve asabîyet-i Kürdîyesi ğaleyana gelen birçok zevat bir Cemiyet-i İslamîye teşkil ederek müstakil bir İslam hükûmeti vücûda getirmek fikrindedirler. Allâh muvaffakiyet versin. Âmin.
     İşte İslamiyet’ten fersah fersah ırak olan, âded-i kadim putperestlik dîni ihyâ ve ayîn-i metrukelerini icraya hatve atan bu Türk Laik Hükûmeti’nin izmihlaline çalışanlara an semi’ul- kalb muavenet-i maddîye ve bedenîyede bulunacağımızı ve bu uğurda icab eden her türlü fedâkârlığı ifâda tereddüt ve rehavet göstermeyeceğimizi ve emin olduğumuz her ferdi, her zâtı bu hususa tahrik ve teşvik edeceğimizi taahhüd eylediğimizden iş bu taahhüdnamenin zi’rini bitaverrıza imza ve tehmir eyleriz.
     Abdullâh Ağazade, Mustafa ibn-i Zülfü oğlu Mûhâmmed, Mûhâmmed Ağazade Bahrî, Fahrî, Abdurrahîm, Zülfü Perzîd Ağazade, Molla İmranzâde, Büyük Hacıağazâde Hasan, Kürdîyanzâde, Sofu Ömerzade Dıranî, Molla Bekîr, Mustafa Zülfü Ağazâde, Melamîyanzâde Ahmed, Hacı Ali Ağazâde, Hacı Bekir Ağazâde Mûhâmmed.”
   
     Kürdistan’a dönüyorum… Palo düşünce, Mezire, yani Elâzığ’ın yolu açılmıştı. Şeyh Şerif’in kuvvetleri Palu’yu aldıktan sonra asıl hedeflerine, Elâzîz üzerine yürüdüler. Bu yürüyüş o kadar ilginçti ki, kat edilen her kilometrede mücahîdlerin sayısı daha da çoğalıyordu. Elâzîz’e doğru yola çıkılırken kendilerine katılan köylülerle Şeyh Şerif’in kuvveti arttıkça artıyordu.
     Elâzığ’a taaruz eden Kürt mücahîdlerine Şeyh Şerif ve bir de bölgede yiğitliğiyle meşhur, adetâ bir “halk kahramanı” ve “yaşayan efsane” olan, halkın kısaca “Yado” diye ismini çağırdığı Karakoçanlı Yadin Ağa komuta ediyordu.
     Elâzîz’e taarruz 24 Şubat sabahı, şafakla birlikte başladı. Şehrin komutanı tedbirleri almış, Elâzîz yolu üzerindeki tepelere top, mâkinalı tüfek ve katırlı süvarî birlikleri yerleştirmişti. Fakat bunlar Şeyh Şerif birliğine karşı tutunamadılar. Mücahîdler, şehrin kapısına dayanmışlardı. Komutanlar mani olmaya çalışır. Ancak süvarî erlerinin kaçışması ve hayvanların başıboş kalması, tam bir panik yaratmıştı. Komutan, Osman Bey adında bir subaydı. Savunmayı şehrin merkezinde yeniden tertiplemek istedi. Bu maksatla daha önce kendisine yardım edeceğini düşündüğü bir kısım halka silâh dağıtmıştı. Silâh almış bulunan kimseler saldırı anında ortalıkta görünmezler ve Kürt mücahîdlere ihânet etmezler. Bunun üzerine Osman Bey, elinde kalan kuvvetinin teslim alınmaması için şehri tahliye eder.
     Elâzığ’ın Müslüman halkının gönlünün Kürt mücahîdlerden yana olması, laik rejime hiçbir şekilde yardım etmemesi ve aksine Şeyh Şerif ve Yadin Ağa komutasındaki İslam askerlerine yardım etmesi nedeniyle desteksiz kalan rejim askerleri daha fazla direnemeyerek şehirden kaçmak zorunda kalır. Şeyh Şerif komutasındaki Kürt mücahîdler 24 Şubat günü Elâzîz’i fethederler.
     Öncelikle jandarma dairesine el konulur. Şeyh Şerif’in kumandanı Karakoçanlı Yado (Yadin Ağa), Elâziz Cezaevi’nin kapılarını kırarak hapishanedeki mahkûmları serbest bırakır ve daha sonra Adliye Binası’na girerek mahkûmlara ve hükümlülere ait bütün dosyaları ateşe verip yakar. Yado, Elâzığ’ın ileri gelenlerinden Beyzâde’yi şehre “vali” tayin eder.
   
     Elâzığ’ın fethi, Müslümanlar’ı büyük bir sevince boğdu. Artık hedef, Malatya’nın İslam’ın hâkimiyetine girmesini sağlamaktı. Bu amaçla, Şeyh Said’in askerleri Meledî’ye doğru yola çıktı.
     Bu arada laik rejim, para ve silâh dağıtarak yöre halkını satın alamayınca ve bölge halkı rejim askerleri yerine İslam askerlerine destek verince, yeni oyunlar ve yeni tezgâhlar planlıyordu. Müslümanlar’ın, Şeyh Said önderliğindeki bu âzîz kıyâmını silâhla durduramayacağını anlayan laik TC, bu kez de para karşılığı satın aldığı uşaklarını kıyâm erlerinin arasına sokarak hareketin rotasını değiştirmeye çalıştı.
     Şeyh Said kuvvetlerinin büyük bir kısmının Elâzığ’dan Malatya’ya doğru yola çıkması, bölgede laik TC’nin yardakçılığını yapan bazı Alevî aşiretlerini ğaleyana getirir. Ağuçanlı Doğandede oğlu Hüseyin Efendi liderliğindeki Xîzan ve İzolî aşiretleri ile Oxî bucağından Necib Ağa Hacı İbrahim Bêritanî ile birlikte Dumanî oğlu Hüseyin ile Dersîm’in Lolan – Soran ve Karakoçan’ın Avdelan aşiretleri ile Elâzığ halkının İslam’dan uzak olan küçük bir kısmı, hükûmet kuvvetlerine yardım ederek, Malatya üzerine yürüyen Şeyh Serif kuvvetlerinin geride kalanlarının büyük bir kısmını şehîd ederler ve Elâzığ’ı laik – tâğutî rejime teslim ederler.
     Ki Karakoçanlı Necib Ağa halen sağdır; kendisini yakından tanırım, birkaç kez Şeyh Said Kıyâmı üzerine kendisiyle sohbet etme imkânı buldum.
     UFKUMUZ – Öyle mi?
     SEDİYANİ – Evet. Karakoçan’ın en yaşlı insanıdır. 20 yıl öncelerde bolca sohbet etme imkânı buluyordum. Bana Şeyh Said Kıyâmı esnasında neler yaptıklarını, nasıl tedbirler aldıklarını en ince ayrıntısına kadar anlatıyordu; büyük bir mârifetmiş gibi. Kıyam esnasında rejim tarafının nasıl bir psikoloji içinde olduğunu rahat anlıyordum O’nun anlatımlarından. O zamanlar sağdı; şimdi yaşıyor mu, ben de bilmiyorum.
     UFKUMUZ – İlginç...
     SEDİYANİ - Durumu öğrenir öğrenmez Malatya yürüyüşünü yarıda bırakıp Palu’ya geri dönen Şeyh Şerîf, büyük bir hiddetle Elâzığ’a yürümek istemişse de Tunceli’nin Pertek ve Muş’un Malazgirt yönlerinden gönderilen gönüllü aşiret kolları ile yaptığı çarpışmada daha fazla zayiât vererek Bulanık’a çekilmek zorunda kalır.
     Büyük bir moral bozukluğu yaşayan Şeyh Şerîf, bu esnada Mustafa Kamâl Atatürk ile irtibat kurarak, hükûmetin “Resmî dîni İslam” olan anayasaya işlerlik kazandırmasını istemiştir.
     Şeyh Said önemli bir kuvvetle Ambar Nehri üzerinden Diyarbekir’e doğru yürürken, kardeşi Şeyh Abdurrahîm, Maden’i almak üzere harekete geçer. 28 Şubat günü Şeyh Şemseddîn’e bağlı kuvvetlerden büyük bir bölümü Diyarbekir yakınlarında Şeyh Said’e katılır. Öte yandan Şeyh Said’in kardeşi Abdurrahim, Maden’de ayaklanır. Şeyh Eyyüb de 500 savaşçı ile Çermik’te Şeyh Abdurrahîm’e katılır ve ikisi birlikte Ergani’ye yönelirler.
     28 Şubat’ta Elâzığ’ın Palu ilçesi, Şeyh Said’in ve o zaman 20 bin savaşçıya ulaşan Kürt İslam ordusunun karargâhı olmuştu. Burada Mardin, Ergani ve Maden’de bulunan Kürt kuvvetlerinden haber alıyorlardı. Kürt mücahidler ilerledikçe, yörenin Müslüman halkı da kendilerine katılıyordu.
     Şeyh Said’in Diyarbekir’e yürüdüğünü haber alan Şeyh Şemseddîn, Hazrolu Hatîb Bey ve Miya Farqîn, yani Silvan kuvvetleri de yola koyularak Diyarbekir’in kuzeyindeki Tala mevkiînde 28 Şubat günü İslamî kıyâm hareketine katılırlar. Bu arada ilk kez laik TC ordu birlikleriyle karşılaşan Şeyh Said ve kuvvetleri, bir alayı geri çekilmek zorunda bırakırlar ve Yarbay Cemil komutasındaki bir süvarî alayını da pusuya düşürüp esir alırlar. Ellerinde Qûr’ân-ı Kerîm’lerle ilerleyen Kürt mücahîdlere, Müslüman halktan da yardım yapılıyordu.
     Şeyh Said ve emrindeki mücahîdler, Diyarbekir kapılarına dayanmıştı.
    Smakê köyüne gelen Şeyh Said ve emrindeki mücahîdler, 7 Mart günü karargâhta biraraya gelerek son kez taarruz hazırlıklarını gözden geçirdiler. Ardından Diyarbekir kuşatması “Allâh-û Ekber” sesleriyle başladı.
     Diyarbekir’i muhasara altına alan Kürt mücahîdler, 7 Mart günü savunma burçlarını aralamayı başarırlar. Kürt öncüler açılan gediklerden içeri girmeye başlarlar. Fakat bu sırada takviye birlikleri yetişmiş, kuşatmacıları arkadan top ve mitralyöz ateşine tutmuşlardı. Kürtler, beklenmeyen bu darbe karşısında paniğe kapılırlar. Muhasara safları bozulur. Kürt mücahîdler geri çekilmeye başlarlar.
     Ardından Şeyh Said, saat 20:00’de Diyarbekir’in dört kapısına birden taarruza geçilmesini emreder ve şehirdeki Müslüman halka da bu yolda tâlimât gönderir. Şehre hücûm edecek mücahîdlerin sayısı 10 bin kadardır.
     Şeyh Said’e bağlı birlikler, Eyntrît (Kayaköyü), Fîrdews (Uçarlı), Qamîşek (Gevendere) ve Tîr Elo (Karaçalı) köyleri civarında toplanmışlardı.
     Nihayet 7 Mart akşamına doğru şehrin, okul ve kışlaların bulunduğu kuzey kısmından şiddetli bir ateş başladı. Şeyh Said, asıl kuvvetlerini buradan taarruza kaldırmıştı. Onlara şu tavsiyede bulundu: “Ey imân edenler! Bir düşman topluluğu ile karşılaştığınız zaman sebat edin ve Allâh’ı çok anın ki kurtulabilesiniz.”
     Diyarbekir’in kuzeyinde muharebe bütün şiddetiyle devam ederken, Kürt mücahîdler güneyden de taarruza geçtiler. Bu suretle Urfakapı hariç şehrin her yanında muharebeye tutuşulmuştu. Mardinkapı’da başlayan taarruz şiddetlendiği bir sırada surun dışında ve içinde TEKBÎR sedâları yükselmeye başlamıştı: “Allâh-û Ekber!… Allâh-û Ekber!.. Biji İslam Biji Kurdistan... Biji İslam Biji Kurdistan... Allâh-û Ekber... Allâh-û Ekber...”
     Bu sırada Zazalar’ın içeriden açtıkları gediklerden ve kanalizasyon boşluklarından, dışardaki mücahîdlerden bir kısmı surun iç kısmına girerek içerdekilerle birleştiler. Bu suretle Mardinkapı’yı savunan 63. Alay ve Mâkineli Tüfek Bölüğü ile bunu takviyeye gönderilmiş olan İhtiyat Kıtası iki ateş arasında kaldı ve fecî bir boğazlaşma oldu.
   
      Henüz Mardinkapı yakınında bulunan bu az sayıdaki mücahîdlerin boğazlaştığı bir sırada Alipınar’dan Mardinkapı’ya gönderilen süvarî alayı, yandan yaptığı şiddetli ateş baskını ile kapı önündeki mücahîdleri tenkil ederek köprü yolunu tuttu. Bu suretle şehrin güney cephesi Müslümanlar’ın elinden düşerken, kuzey cephesindeki Müslümanlar’ın hücûm dalgaları, düzenli laik Türk ordusu karşısında geri çekilmek zorunda kalıyordu.
     8 Mart sabahı güneş doğarken, İslam orduları, ilk kez karşılaştıkları örgütlü direnme karşısında dayanamayarak dağınık bir halde geri çekilmeye başlarlar.
     Hükûmet birlikleri, Şeyh Said kuvvetlerini yalnız top ateşine tutabilmişti. Mücahîdlerin peşinden şehir dışına çıkamamışlardı. Bu savaşta Şeyh Said önderliğindeki İslam ordusu 50 – 60 esir verdi. TC birliklerinden de 1 binbaşı, 7 subay ve 5 er öldü, 15 er yaralandı ve 10 büyükbaş hayvan da kaybolmuştu.
     Şeyh Said bir yandan Diyarbekir bölgesindeki kuvvetlerin de gelmesini beklerken, bir yandan da Diyarbekir şehir merkezinde bulunan Cemilpaşa oğullarıyla temas kurup şehir kapılarını açtırmaya çalışır. Ne var ki Diyarbekir ordu müfettişi Kâzım Orbay, vali Cemal ve kolordu komutanı ve Diyarbekirli olan Mürsel, mücahîdlerin şehir merkezine girmelerini engellemek için büyük bir çaba sarfederler. Şeyh Said, şehre Mardinkapı tarafında keşfettiği bir delikten silâhlı kişiler sokmuş, şehir içinde şiddetli bir çatışma başlamış, ancak Kürt mücahîdler geri çekilmek zorunda kalmıştı.
     UFKUMUZ – Muhammed Dara Akar Hocam, İbrahim Sediyani Hocamız bize Şeyh Said Kıyâmı’nı sıcağı sıcağına ve ayrıntılı bir şekilde anlattı. Allâh razı olsun. Şimdi biz aynı süreci bir de sizden dinlemek isteriz. Ancak bir farkla ki, Sediyani’deki bilgiler, daha çok araştırmaya dayalı tarihsel bilgi ve gerçekler. Oysa sizin konumunuz daha bir farklı. Siz bizzat Şeyh Said ailesinden bir insansınız ve Sediyani’nin anlattığı süreci siz bizzat onu yaşayanlardan duyarak büyüdünüz. Şimdi sizden istirhamımız, Sediyani’nin anlattığı tarihsel süreci ve o kıyâmı, “büyüklerinizden duyduklarınız” ışığında anlatmanız. Yani o kıyâmla ilgili, o kıyâmı yaşayan dedelerinizden neler işittiniz, neler anlattılar?
     Aslında biz; işte bu yüzden ikinizi biraraya getirdik. Amacımız, Şeyh Said Kıyâmı hakkında ondan detaylı bilgiler almak, sizden ise hiçbir yerde yazılmamış yeni bilgiler almak.
     Şimdiye kadar hiçbir yerde yazılmamış, yayınlanmamış, kimsenin bilmediği ilginç bilgiler istiyoruz sizden Hocam, kıyâmla ilgili...
     MÛHÂMMED DARA AKAR – Allâh razı olsun. Tabiî; memnuniyetle...
     Şimdi tabiî; Sediyani kardeş o kıyâmı, savaşı, bütün boyutlarıyla teferruatlı bir şekilde anlattı. Ben de aynı yerden başlayarak, yani 13 Şubat 1925 Cuma gününden, Piran’da patlayan o ilk hadiseden başlayarak, o kıyâmı ve Sediyani’nin anlattığı bütün o süreci, bilinmeyen yönleriyle anlatayım...
     UFKUMUZ – Buyurun Hocam, merakla dinliyoruz...
     M. DARA AKAR – Allâh razı olsun.
     13 Şubat 1925 Cuma günü Piran köyünde hadise patlıyor ve kıyâm başlıyor.
     Piran hadisesinden sonra Şeyh Said Efendi direk Hani’ye geliyor. Şeyh Tahir Efendi de zaten Dara Hênê’yi, yani Genç’i ele geçirmiş. Hani’ye doğru geliyorlar; Hani’yi de ele geçiriyorlar.
     Orda tabiî bir topçu taburu var; o topçu taburunu mağlup ediyorlar, Hani’de. Ve başlarında da Cemil Bey diye bir topçu binbaşı var. Bu, Kürtler’le ilgili, tabiî milletin ciğerini yakmış. Adamın elbiselerini çıkarmışlar, birkaç kişi de O’nu dövmüşler, sopa mopa vurmuşlar. Alıp böyle yara bere içinde getiriyorlar Şeyh Said’in yanına.
     Şeyh Said Efendi şiddetli bir şekilde öfkeleniyor orda. Diyor ki; “Utanmıyor musunuz? Esir olana böyle hakaret edildiği görülmüş müdür? Biz Kürtler’de böyle esire, misafire zûlüm etmek, hakaret etmek var mıdır? Siz ne yapmaya çalışıyorsunuz? Derhal götürün elbiselerini giydirin; bütün rütbelerini de yeniden takacaksınız. O bir binbaşıdır, ona binbaşı gibi saygılı davranacaksınız.”
     Bakın, olayı görüyor musunuz? Tarih 14 Şubat 1925; yer Hani. Kıyâm başlayalı daha bir gün olmuş. Şeyh Said’in tavrına, asaletine bakın.
     Ondan sonra, hatta Binbaşı Cemil Bey’e diyor ki, bakın dikkat edin, Cemil Bey’e diyor ki, “Seni dövenleri tanıyor musun?”. O da diyor, “Evet tanıyorum.”
     Şeyh Said diyor ki; “Seni kim dövdüyse, sen de onları döveceksin. Sen de eline sopayı alacaksın ve sen de onları döveceksin.”
     UFKUMUZ – Allâh... Daha kıyâmın ilk günü yaşanan olaya bakın...
     M. DARA AKAR – Şeyh Said aynen öyle diyor, Binbaşı’ya: “Seni kim dövdüyse, sen de eline sopayı alacaksın ve onları döveceksin.”
     Adam diyor ki; “Yok, ben dövmeyeceğim, velâkin hakkımı da helâl ediyorum.” Aynen öyle.
     Böylece onu dövenler geliyorlar yanına ve kendisinden özür diliyorlar.
     Ve Gırnos diye bir yer var. Gırnos, Genç tarafında karargâhtır, yani cephe gerisidir. Esirler orada toplanıyor, Gırnos’ta toplanıyor.
     Şeyh Said Efendi cephededir tabiî. Diyor ki, “Bu adamı götüreceksiniz... Bu adamın bütün elbiselerini giydirin, rütbelerini takın, at üzerinde, o şekilde, bir komutandır bu, bir binbaşıdır. Şerefiyle oynamayın! Esirdir, emanettir. Götürün Gırnos’a, orada emniyet içerisinde kalsın.”
   
     Bakın şimdi ondan sonra ne oluyor?..
      O zaman Binbaşı Cemil Bey, Şeyh Said’e diyor ki, “Şeyhim! Vallâhi senin bu mücahîdlerin kadar cesur, ateşin üzerine yürüyen askerler ben hiç görmedim. Fakat gel gör ki hiç ne bir askerî bilgileri var, ne bir talim var, ne bir şeyleri var. Bunlar topun üstüne saldırıyorlar ama sadece cesarettir, askerî bilgi milgi hiç yok! Sen bana müsaade et, ben bunları güzel bir eğiteyim. Bunlar eğitilirse bunlardan hakikaten çok iyi bir ordu olur. İyi bir birlik olur ve gerçekten de sen muvaffak da olursun.”
     Şeyh Said’in gönlünün bir tarafı meyil ediyor, ama öbür taraftan da ne de olsa esirdir, binbaşıdır, savaştıkları ordunun komutanlarındandır. Şeyh Said böyle kararları tek başına almıyor tabiî, şûrâ ile karar alıyor. Şeyh Said tüm kararlarını şûrâ ile, yani kurmaylarıyla istişare ederek alıyor. Şûrâda itiraz ediyorlar, diyorlar “Şeyhim! Biz askerlerimizi buna teslim edemeyiz. Bu bizim sırlarımızı falan, öğrenir bilmem ne...”
     Şeyh Said Efendi’nin ikinci talimatı da şudur: “Esirlerin tümünü köylere dağıtacaksınız. Her bir esiri bir eve zimmetleyeceksiniz.”
     Her bir esir bir eve, muhtelif köylerde bir eve zimmetlenecek. O aile bu esiri doyuracak, besleyecek, o esir de bu ailenin işlerini falan yapacak.
     Tuhaf birşeydir... O iki ay boyunca bu esirler köylerde, ve tuhaf birşey, bu da tuhaf, kaçmamışlar yani. Diyelim ki cephe kırılmış, şu bu ama, kaçmamışlar.
     Hele o esirlerden bir tanesi, bizim köyde, tabiî yaşlılar anlatıyor, işte diyorlar, “Bize getirdiler, emanet ettiler. Kütahyalı’ydı. Şey oldu, işte mağlubiyet oldu, Şeyh Said Efendi gitmiş, yakalanmış, hiçbir şeyden haberimiz yok... Askerler geldi, bu asker, Türk askerleri köyümüzü yakmaya geldiler, bu esir asker rica etti, dedi ki ‘Lütfen bu evleri yakmayın’, askerler şaşırdı, dediler ‘Ya niye, bunlar Şeyh Said isyanına destek verdiler, bak seni esir almışlar, niye onları koruyorsun?’, o esir asker de diyor, ‘Allâh rızası için bu köylülere karışmayın, bunlar bize insanca baktılar, evlatları gibi baktılar, bizi aç bırakmadılar susuz bırakmadılar, bizi dövmediler, hiçbir kötülük yapmadılar, biz bunlarla burada aile gibi olduk, bizim anne babamız gibi oldular’, o esir ve başka esirler de.”
   
     Ne kadar insanî birşey! Hem Kürtler’in bu askerlere davranışı çok insanî ve merhametli, hem de o askerlerin davranışı çok garip.
     İki ayda anne baba gibi oluyorlar bunlar. Ve hatta ayrılırken, bunlar tabiî gitmek zorunda, bu askerler, mecbur, gelip diyor “Bize sarıldılar, ağladılar mağladılar. Bizden ayrılmak istemiyorlardı. Biz de onlar gidince öyle bir üzüldük ki, sanki bir evladımız bizden koptu gibi üzülüyorduk.”
     Yaşlılar öyle anlatıyor...
     Bütün esirleri köylere zimmetlediler....
     UFKUMUZ – Ve bunlar kaçmadılar yani?...
     AKAR – Bunlar kaçmadılar... Kıyâm dağıldıktan sonra da kaçmadılar...
     Ve işin tuhaf tarafı: Türk ordusu geliyor ve bu sefer bu esir olan Türk askerlerini cezalandırıyor. Diyor ki, “Siz nasıl burda kalabildiniz? Bu hainlerle beraber yaşadınız!!! Üstüne bir de onları korumaya çalışıyorsunuz. Hainlere karşı çıkıp onları orduya bildirmek yerine, onlarla burda aile gibi yaşıyorsunuz, onlara yardım ediyorsunuz. Türk askerine bu yakışır mı?”
     Hatta o kıyâmın ilk günü esir alınan binbaşı var ya, Cemil Bey, kıyâm bastırıldıktan sonra rejim o binbaşıyı cezalandırıyor. Yani devlet onu hesaba çekiyor, diyor “Sen nasıl olur da eşkiyanın eline esir düşersin, onlardan kurtulmaya çalışmaz bir de üstüne o eşkiyâları eğitmeyi teklif edersin, onlara askerî eğitim vermek istersin?”
     Bunlar duyuluyor yani... Düşünün. Bir şekilde, birileri tarafından bu dile getiriliyor demek ki, olay rejimin kulağına gidiyor.
     UFKUMUZ – Çok tuhaf :) :) :)
     AKAR – :) :) :) Tuhaf hem de nasıl tuhaf...
     UFKUMUZ – Hocam, Diyarbekir kuşatması, kıyâmın en büyük saldırısı ve Kürt mücahîdler şehri alamamışlardı, o zaman herşey rejimin lehine gelişmeye başladı. Şimdi Sediyani Diyarbekir kuşatmasını teferruatlı anlattı, fakat bir de şehrin içinde oynanan oyunlar var. İhânetler var, rejimin çevirdiği dolaplar var, insanları parayla satın alması, giriştiği provokasyonlar var. Diyarbekir’i kuşatan Şeyh Said kuvvetlerinin içindeki havayı Sediyani güzelce anlattı; sizden de şehrin içindeki havayı aktarmanızı istiyoruz...
     AKAR – Oyunlar... Oyunlar... Ahhh, hem de ne oyunlar...
   
     Ankara yönetimi, Kürt mücahîdleri halk desteğinden yoksun kılmak, onları karşı karşıya getirmek için de her türlü yöntemi kullanıyordu. Bu amaçla halka para dağıtılıyor, insanlara mevkiî ve makamlar veriliyordu. Siverek ve çevredeki bazı ağa ve aşiretler, bu yöntemle devletin yanına alınmıştı. Para gücüyle sayısız ajan ve provokatör de işbaşı yapmıştı.
     Diyarbekir kuşatmasının sonucu, kıyâmın kaderini de belirlemiş, geri çekilme başlamıştı. Şeyh Said’e yakın çevreler, geri çekilmede en önemli etkenin, provakatörlerin halkın tepkisine neden olan davranışları olduğunu söylüyorlardı.
     Meselâ şey var, dönemin İstiklal Mahkemesi üyelerinden Vali Avni Doğan, anılarında ajanların Şeyh Said’in yanına kadar sokulduklarını belirtiyor. Kendisiyle yapılan röportajda aynen şunları söylüyor: “Bu arada Mürsel Paşa (kale komutanı) boş durmuyor, Diyarbekirli Şeyh Ahmed ve Şeyh Ömer’i Şeyh Said ile görüşmeye gönderiyordu. Paşa, Sadî ve Aziz’i de gizlice Şeyh Said’in yanına sokmuştu. Diyarbakır valisi Ahmet Mithad Bey de, Pirinççizâdelerin çevresinden Derikli Necim, Nakibzâde Bekir, Derikli İlyas, Bahçeli Hacı Hamdi Bey’i Diyarbekir için görevlendirmişti.”
     Kürtler’e en büyük zararı “Diyarbekir için görevlendirenler” veriyordu. Bunlar parayla tutulmuş insanları, mücahîd kimliğiyle şehir sokaklarına salıp çapulculuk, talan, hırsızlık yaptırıyor, kadınları taciz ettiriyorlardı. Parayla tuttukları adamlar Şeyh Said askerlerinin giydiği kıyafetleri giyerek halkın arasına karışıyor, hırsızlıktan yağmaya, kadınları taciz etmekten her türlü ahlaksızlığa kadar yapıyorlardı. Bu olaylara tanık olanlar ya da muhatap olanlar,“Şeyh Said bunun için mi ayaklandı?” diyerek cephe alıyordu.
     Molla Şafiî şöyle anlatıyor:
     “Diyarbekir başarısızlığının nedenini Şeyh Said’in oğlu Ali Rıza Efendi’nin ağzından dinledim. Türkler kendi askerlerini Kürtler gibi giydiriyorlar. ‘Şal u şapık’ içinde Diyarbekir sokaklarına dökülüyor. Kürtçe ‘Biji Şeyh Said!’ (= Yaşasın Şeyh Said!) diye bağırarak kadınlara el atıyor, boyunlarındaki altınları çekip alıyor, evleri, mağazaları yağmalıyorlar. Halk bunları gerçekten Kürt sanıyor. ‘Şeyh Said bunun için mi ayaklandı?’ diye tepki duyuyor. Desteğini esirgiyor; kimi karşı cephede yer alıyor, kimi de kapısını kilitleyip içeriye kapanıyor. Şeyh Said bu olaylara çok üzülüyor. Gerçeği anlatmak için çırpınıyor. Muhasarayı kaldırmanın tek nedeni bu değil tabiî; ama bunun da etkisi oluyor.”
   
     Asıl neden bu olmasa bile, ayaklanmanın kırılmasında provokasyonların etkisi vardı. Cephe gerisinde halkı mücahîdlere karşı kışkırtmak, tepkici kılmak üzere, parayla tutulmuş ajan provokatör birlikleri oluşturulmuştu. Bunlar köylere kadar yayılmış, şehir sokaklarını ise kontrolleri altına almışlardı.  
     Kışkırtıcı ajanlar ordusunun bireylerinden biri de Liceli bir gençti. Dönemin bu genci, 1980’li yılların Diyarbakır’ında “Dede” diye hitap edilen “rengi”ydi. “Dede”, gündüzleri şehir merkezindeki köşede oturuyor, yanına gelip de “O günleri anlatır mısın? Şeyh Said Kıyamı nasıl oldu, bize anlatsana!” diyenlere, “Hele önce bir yüzüme tükürün, ondan sonra anlatayım” cevabını veriyordu.
     Önce kendi suratına tükürtüp ondan sonra anlatıyordu kıyâmı:
     “O zaman, çocukluk ile delikanlılık arasında bir yaştaydım. Şeyh Said’in askerleri Diyarbekir surlarını sarmışlardı. Türk askerleri surların içinde mahsurdu. Biz de içerdeydik. Silâhlar patlıyor, surların tepesinde toplar gürlüyordu. Ortalık gürültü patırtı içindeydi. Şeyh Said’in askerlerinden surları aşıp içeriye girenler vardı. Kimdi şimdi hatırlamıyorum ama bir adam biz çocukları, delikanlıları topladı. Bize para verdi. Evleri, dükkânları talan etmemizi istedi. Dükkânlardan alacaklarımız bizim olacaktı. Bir de dönüşte ayrıca para alacaktık. Ortalıkta bir sürü işsiz güçsüz vardı, benim gibi. Söylenenleri yaptık. Dükkânların kapılarını camlarını kırıp içeridekileri aldık. Evleri taşladık. Kırdık döktük. Bunu yaparken de bize söylendiği gibi “Yaşasın Şeyh Said!” diye bağırdık. Bizim yaptığımızı görenler ve zarara uğrayanlar, “Şeyh Said bunun için mi savaşıyor?” diyerek soğudu, geri çekildi.”
   
     Aslında laik – kemalist rejim için bu tür aşağılık davranışlar yeni bir şey değildi. Allâhsız rejim aynı iğrenç tezgâhı Elâzığ’da da sahneye koymuştu. Şeyh Said Kıyâmı’nda Elâzığ’da da benzer olaylar yaşanıyordu.
     Elâzığ olaylarını yaşayanlardan biri şöyle anlatıyor:
     “Elâzîzliler ‘Şeyh Said’in askerleri geliyor’ diye sevinçten sokaklara döküldüler. Sevinç ve alkışlarla karşıladılar. Fakat görülen manzara ve şehirde yaşananlar, coşkulu desteği bir anda tepkiye dönüştürdü. Çünkü Şeyh Said’in askerleri diye karşılanan köylü kalabalığından bazıları şehre dalmış, kırıp geçiriyor, çapulculuk yapıyordu. Bu manzarayı gören halk, evine kapanıp kapılarını kapattı. Şeyh Şerif ve adamları bütün çabalarına rağmen, çapulculukları engelleyemediler. Bu çapulcular, devletin tuttuğu kiralık adamlardı. Çapulcuların yaptıkları, Şeyh Said’in askerlerine mal edildi. Halk desteğinden mahrum, orta yerde kalakaldılar. Onun için Şeyh Şerif Malatya’ya yürüme konusunda emir veremedi. Başıbozukluğu disipline etmeye çalışırken bozgun başladı.”
     Şeyh Said kuvvetleri Hani vadilerine doğru geri çekiliyordu. Ergani’de kırılan Şeyh Abdurrahîm kuvvetleri de kendilerine katılıyor. Kısa bir direnişten sonra mücahîdler, kıyamın başkenti Dara Hênê’ye doğru geri çekilmek zorunda kalıyorlar. Orada gruplara ayrılarak Dara Hênê, Palo ve Bingöl ormanlarında kayboluyorlar. Şeyh Said, diğer şeyh ve aşiret reisleriyle Dara Hênê’yi terk ederek 27 Mart günü Bingöl’e, ordan Karakoçan ilçesinin Éğî köyüne gidiyor.
   
     Şeyh Said Efendi Elâzığ’ın Karakoçan ilçesine bağlı Éğî köyünde durup, orada Molla Abdullâh Şafiî’yi ve ayrıca Elâzığ, Varto ve Gêğî şeyhlerini bekliyor.
     Şeyh Said’in Éğî köyündeki günlerini, o günleri O’nunla birlikte yaşayan canlı şahîdler Molla Abdullâh Şafiî (Aydın) ve Molla Yadin şöyle anlatıyor:
     “Şeyh Said’in orada olduğunu duyan çevre köylüler, Éğî’ye akın ediyor. Büyük bir kalabalık meydana geliyor. Şeyh bazı ileri gelenlerle görüştükten sonra oldukça kalabalık bir cemaate namaz kıldırıyor, bir de hutbe veriyor.  Şeyh Said Efendi hutbede halka hitaben şunları söylüyor:
     ‘Muhterem Müslümanlar, kıymetli kardeşlerim;
     Allâh için Müslüman halkımızı zûlümden kurtarmak için ayağa kalktık. Niyetimizin sonunu getiremedik. İyi sonuç alamadık. Ama Allâh nezdinde müsterihim. Eğer, kıyâmet günü Allâh-û Teâlâ bana ‘Neden ayağa kalktın?’ diye sorarsa, O’na ‘Sorumluluğum vardı. Halkıma karşı sorumluluğumu yerine getirmek için ayağa kalktım” diyeceğim. Eğer zûlüm karşısında ayağa kalkmasaydım, Allâh nezdinde mazlum Kürt halkının hakkı nedeniyle sorumlu olurdum. Yükün altından kalkamazdım. Allâh’ın önünde sorumluluktan kurtulmak gerektiğine inandığım için ayağa kalktım. Bunu böyle bilmenizi istiyorum.
     Biz kaybettik ve zafere ulaşamadık. Fakat bu, haksız olduğumuz anlamına gelmez. Şimdilik başaramadık ama mazlum ve haklıydık. Tam tedbirli, hazırlıklı, örgütlü olamadığımız için başaramadık. Şimdi dönebilenler köyüne, evine gitsin. Kurtulma gücü olanlar kendilerini kurtarsınlar. Biz de çalışmalarımıza devam edeceğiz. Dünya ile bağlantı kurmamız, sesimizi duyurmamız gerekiyor. Gerekirse bunun için İran’a geçeceğiz. Ama haklı dâvâmızın takipçisi olacağız.’”
     Bu arada Piran ve Maden, rejimin eline geçiyor. 1 Nisan günü rejim kuvvetleri, Sedekan sırtlarında mücahîdlerle giriştikleri çatışma sonunda Hani’ye giriyorler. Palo’dan sonra birlikler, Xoynık’a doğru ilerliyorlar. Şeyh Said, Karakoçan – Bingöl – Dara Hênê arasına sıkışmış bir durumdadır.
     Şeyh Said kuvvetlerinin en büyük kesimini oluşturan yaklaşık 5 bin mücahîd, Mendo vadisi yönünde geriliyorlar ve Kasım Paşa’nın 5. taburu önünde pusu kuruyorlar. 3 Nisan günü sabah erkenden gece geç vakitlere kadar, yani bir tam gün süren uzun ve şiddetli bir çatışma yaşanıyor. Bu çatışmada Kürt mücahîdler çok büyük bir direniş göstermelerine rağmen vadilerden ormanlara doğru çekilmek zorunda kalıyorlar.
     Şeyh Şerif, Şeyh Said’e katılmak üzere emrindeki mücahîdlerle birlikte Bingöl’e yöneliyor. 6 Nisan günü hükûmet kuvvetleri Bingöl’e girince, Şeyh Said ve beraberindeki Kürt mücahîdler Solhan’a geri çekilmek zorunda kalıyor. Boğlan ilçesine çekilen Kürt mücahîdler, yaklaşık 300 atlı idiler.
     Bu arada laik rejimin safında yer alan Xormek aşiretinin ihâneti bitmek bilmiyordu. Aşiretin reisi Küçük Mahmud Hulusî Efendi ayaklanan Kürt mücahîdlere karşı 300 silâhlı adamını, kardeşi Ali Kemal de 100 silâhlı adamını Türk devletinin hizmetine sunuyor. Türk devleti, kendilerini destekleyen hain Kürt aşiretleriyle beraber Kaniya Reş ovasında Cibran aşiretinden olan Kürt kuvvetlerini kırarlar ve Kürt mücahîdleri katliâmdan geçirirler.
     Bu katliâmda canını kurtarabilen Bubo ve Xıto adındaki iki aşiret büyüğü, yanlarındaki 50 atlı ile birlikte Sun yöresine geri çekilerek Aşkmidan’da Şeyh Said birliklerine katılıyorlar.
     Bingöl, 8 Nisan’da rejimin eline geçiyor. Bu arada ihânet bitmek bilmiyordu. Şeyh Said cephesinde bulunan Dara Hênê Jandarma Komutanı Kürt Üsteğmen Mihrî, hükûmet kuvvetlerine sığınarak Şeyh Said hakkında rejime bilgi veriyor.
     TC rejimi, İslâmî kıyâma katılan Kuştîban köyü ile Semıkan ve Reşkotan aşiretlerinin köylerini herşeyiyle ateşe veriyor. Bu arada Silvan’da İslam askerleri, 12. alaya saldırıyorlar. Şeyh Said’in kardeşi Şeyh Abdurrahîm, Hani ve Piran arasında direnişi sürdürüyor. Şeyh Şemseddîn de Silvan’dadır.
     12 Nisan’da laik rejim, kıyâmın merkezi Dara Hênê’yi de alıyor. Artık herşey rejim lehinde işlemektedir.
     14 Nisan günü Şeyh Said, Şeyh Abdullâh, Binbaşı Kasım, Şeyh Galip, Reşîd Ağa ve Timur Ağa, Sabîkan bölgesindedirler. Şeyh Said Efendi, İran’a geçme kararındadır. Akçakapı, Kervas ve Çapan köylerinde geceler.
     Şeyh Said Efendi, yanındakilerle birlikte Çapan köyünden Çaxçaxê’ye doğru yol alıyor. İshaqan köyünde konaklamak zorunda kalıyor. Burada bir durum muhakemesi yapılır. Şeyh Said’in damadı Şeyh Abdullâh teslim olmak ister. Ancak Şeyh Said, Qûr’ân’dan âyetler okuyarak O’nu bu kararından vazgeçirir.
     Bu arada Ankara ve Genelkurmay, çok ilginç kararlar alıyordu. General Kemalettin Sami Paşa, Kürt mes’elesiyle ilgili hükûmetin önünde üç temel görev bulunduğunu; birinci olarak ayaklanmaya karşı acımasız ve kanlı bir bastırma gerektiğini, ikincisi olarak, ayaklanmaya katılsın ya da katılmasın, bütün Kürtler’in silâhsızlandırılacağını, üçüncüsü de, Kürtler’in ülkenin diğer yörelerine çoğunluğu oluşturmayacak bir biçimde dağıtılması ve Türkler’in Kürt yörelerine yerleştirilmesi gerektiğini açıklıyor.
     Laik – kemalist rejim, Kürtler’e karşı siyasetinde genel olarak bu üç menfur hedef belirliyor. Şeyh Said’in başına ödül konuyor.
   
     13 Nisan günü askerî komutanlık, yaptığı açıklamada, “Şeyh Said’i sağ yakalayanın 1000 (bin) altın lirayla 8000 (sekizbin) kâğıt lira, ölü getirenin ise 700 (yediyüz) altın lirayla ödüllendirileceğini, O’nunla birlikte olan ya da yönetimi altında çalışanlardan kim ki O’nu sağ ya da ölü teslim ederse affedileceğini ve ödüllendirileceğini” belirtiyor.
     Tam bu sırada elem verici bir haber, tüm Kürdistan’ı yasa boğuyor. “Azadî” cemiyetinin kurucularından olan, Aralık 1924’te M. Kamal Atatürk’ün emriyle tutuklanan ve beş aydır hapishanede tutuklu bulunan, Şeyh Said’in kayınbiraderi Cibranlı Halîd Bey ile Bitlis milletvekili Yusuf Ziya Bey, Bitlis’te kurşuna dizilerek şehîd ediliyorlar.
(devam edecek)
     Fikri Amedî – Burhan Farqinî – İdris Fidâ
     UFKUMUZ SÖYLEŞİ / DİYARBEKİR

Rasterast / Fikri Amedi

Rasterast/ Fikri Amedî