İslami Mücadelede Şiddet Yöntemi



Son yıllarda İslam aleminde hızlı bir artış kaydeden şiddet hareketleri, özellikle mezhep içerikli veya dine dayalı olduğu ifade edilen terör eylemleri bütün İslam alemini etkisi altına almıştır. Böylelikle bütün Orta doğu coğrafyasında etkili olan bu dini söylemli terör, ve anarşi hareketleri orta doğu coğrafyasını güvensiz ve emniyetin olmadığı bir alana dönüştürmüştür.
İslam alemi şiddet sarmalının içinde hızla bir tükenişe ve yok oluşa doğru yol almaktadır.  Batı uşağı liderlerin ihaneti, bazı din adamlarının cehaleti ve basiretsizliği, İslami hareket olarak nitelendirilen grupların şiddeti en kestirme çözüm yolu olarak benimsemeleri bunu tek yol tek alternatif mücadele yolu olduğuna inanmaları, emperyalist devletlerin hileleri ve kışkırtmaları neticesinde ümmet şiddet cehenneminde  büyük bir kriz yaşamakta, şiddetin elinde kendi sonunu hızla hazırlamaktadır. 

İslâm toplumlarında, toplumsal boyut taşıyan şiddet ve terörün, din anlayışında, marjinal-çarpık oluşumların ortaya çıkmasıyla birlikte kendisini gösterdiğini söylemek mümkündür. İlk defa, Haricîler adı verilen grup, sadece kendilerinin ve kendileri gibi düşünenlerin Müslüman olduklarını, sadece kendi yaşadıkları bölgenin " Dâru'l-İslâm”, diğer insanların yaşadıkları yerlerin de "Dâru'l-harp” olduğunu ileri sürmüşler; kendileri gibi düşünmeyenlerin, kanlarının, canlarının ve mallarının helal olduğunu, onların sorgusuz sualsiz öldürülebileceğini iddia etmişlerdir. Haricilerin, kendileri gibi düşünmeyenleri, hiç tereddüt etmeden öldürdüklerine dair pek çok örnek vardır. Bunlardan birisi Abdullah b.Habbab b.Eret'tir; hamile olan hanımının gözü önünde acımasızca öldürülmüştür; daha sonra da hanımı öldürülmüştür. (Bağdadî, Mezhepler Arasındaki Farklar, çev. E.Ruhi Fığlalı, s.56,Ank.1991)
İslam aleminde şiddeti bir yöntem olarak kullanmanın tarihi eskilere dayansa da hiç bir zaman ulemanın onayını ve  geniş halk kitlelerinin desteğini almamıştır. Bu yöntemi kullananlar her dönem marjinal  hareketler olarak varlıklarını devam ettirmiştir.19. yüzyıldan itibaren Müslüman toplumların Batı karşısında küresel boyutta yaşadığı psikolojik güvensizlik, siyasal dışlanmışlık, saldırıya maruz kalma, ekonomik geri kalmışlık ve yoksulluk bu toplumlarda ciddi bir onur kırıklığı duygusu yaratmıştır. Söz konusu duygu ise kendini savunma anlamında şiddet eylemlerinin artmasında önemli bir etken olmuştur
Diğer bir sebep de Siyonist rejimin orta doğu coğrafyasında batı desteği ile Müslümanlara yaşattığı onursuzluktur. 5-6 milyonluk İsrail devletinin bir buçuk milyar İslam alemine meydan okuması kutsallarını ayaklar altına alması da bazı kesimlerin şiddete yönelmesine yol açmıştır.
Batının yetiştirip içimize yerleştirdikleri uşaklarının Müslüman halkları insanlık dışı yönetimlere mahkûm etmeleri de şiddetin başlıca sebeplerindendir. İslam aleminde halklar kendi devletleri ve iktidarları ile hak ve hukuk temelinde sorunlar yaşamaktadır. Batı dünyasının bu köle ruhlu liderleri ve diktatörleri destekleyip palazlandırması da hoşnutsuzluğu ve öfkeyi katlamaktadır. Müslüman halkların kendi hükümetleriyle pozitif projeler üretmeleri, enerjilerini olumlu alanlara sevk etmeleri mümkün değildir. Haklar ihlal edilmekte, özgürlükler sınırlandırılmaktadır. Yoksulluk, çaresizlik, adaletsizlik, dikta yönetimleri şiddeti cazip hale getirmektedir.  Ortadoğu da şiddetin temel nedeni siyasetin imkânsız olma halidir. Eğer sözün siyasallaşmasını olanaksız kılan bir tahakküm varsa, şiddet te kaçınılmazdır
İhvan-ı Müslim hareketiyle beraber İslam alemi hem fikirsel ve düşünsel alanda hem de teşkilatlanma ve örgütlenme alanında bir inkılap, değişim ve dönüşüm geçirdi. Devletin ve iktidarın hedef alındığı bu yeni İslami uyanış süreci batı uşağı işbirlikçi Arap rejimleri tarafından çok sert bir şekilde yok edilmeye çalışıldı. Başta hareketin kurucusu Hasan El Benna olmak üzere bir çok değerli şahsiyet şehit edildi. Yüz binlerce insan işkenceden geçirildi. Bir çok kişi Baas diktatörlüğünün zindanlarında şehit düştü.  
Sadece Mısır değil hemen hemen İslam aleminin her tarafında İslami olana tahammülsüzlük, İslami kurum ve kuruluşları ortadan kaldırmaya yönelik çalışmalar ve gayretler gençleri haklı olarak bu şeytani düzenlere karşı silah kullanmaya yöneltmiştir.  Mısır’da Salih Seriye ile başlayan silahlı mücadele geleneği İslami Cihad ve Cemaat’ul İslamiyenin Enver Sedat’ı öldürmesiyle doruk noktasına çıkmıştır.
Şehid Seyyid Kutub’u anlayamayan sığ görüşlü, bağnaz, tutucu bazı hareketlerin türemesi, toplumu tekfir etmeleri, kendileri ile toplum arasına mesafe koymaları, şiddeti halka karşı da uygulamaları neticesinde silahlı mücadele geleneğinin yozlaşmasına neden olmuştur. Bu durum İslam’ın mücadele geleneğine, savaş hukukuna uymadığından düşmanları tarafından aleyhlerine kullanılmış bu hareketlerin toplumda tecrid olmalarına ve marjinal hareketler olarak kalmasına neden olmuştur. Mısır’da Tekfir cemaati en bilindik bir yapılanmadır.  
Afgan cihadı destansı mücadelenin adıdır. Dünyanın ikinci büyük süper gücü bu şanlı direniş karşısında beyaz bayrak çekmek zorunda kalmış, bir kaç yıl sonra da parçalanarak tarihin çöplüğüne gömülmüştür.  Fakat savaş meydanlarında düşmanlarını diz getiren bu yiğit insanlar, Riyad, Londra, İslamabad, Tel aviv ve waşington’da siyasetçilerin, işbirlikçi arap rejimlerinin ve ahiretlerini dünyalarına satmış sözde din adamlarının kendileri için kurdukları hile ve tuzakları fark edemeyerek düşmanlarına karşı kullandıkları silahları birbirlerine yönelterek milyonların kanı, canı ve malı ile meydana getirdikleri kazanımlarını siyaset arenasında heba ettiler. Birbirlerinin kanını dökerek ellerini kendi kardeşlerinin kanı ile kirlettiler.  
Cihadın başladığı ilk yıllardan itibaren işin içinde Suud ve körfez ülkelerinin olması, komünizm karşıtlığı üzerinden ABD’nin mücahitlere silah yardımında bulunması fitne tohumlarını buralara ekmelerine kolaylık sağlıyordu. Afganistan dışında gelen mücahitleri sevk ve idare eden Abdullah Azzam’ın şehid edilmesi ile binlerce yabancı mücahit  Suud ve Pakistan istihbarat örgütlerinin desteği ile Afganistan’da mücahit gruplar aleyhine kullanılmaya başlanmış isimleri cihat ile özdeşleşmiş bir çok lider ve komutan bu sözde mücahitlerin kendilerine yönelen ihanet kurşunlarının hedefi haline gelerek şehit olmuştur.
Afganistan’da Taliban’ın yani İslami düşüncenin en ilkel şeklinin iktidar olması, her şeyin sığ bir bakış açısıyla  yüzeysel bir şekilde yorumlanması, uygulamada bir çok sorunun oluşmasına neden olmuş, Vahabi- tekfirci düşüncenin yaygınlaşması ile beraber farklı olan her şeye karşı saldırganca tavır alınıp Müslümanların kanının akıtılmasına neden olmuştur. Tekfirci düşünce zamanla İslam aleminde radikal unsurlar arasında kökleşip gelişmesinin kapılarını açmıştır. 1990’larda Türkiye Kürdistan’ın da oynanan oyun bu hasta zihniyetin bir sonucudur. İslam adına, Kur’an adına Müslümanlara karşı işlenen cinayetler tevhidi düşünceyi zayıflatırken milliyetçi muhafazakar yapıları ile şiddeti ve fitneyi benimseyen hareketlerin İslam aleminde gelişip yaygınlaşmasına neden olmuştur.
Bugün İslam alemi farklı bir şiddet sorunu ile karşı karşıyadır. Bazı grupların yersiz ve gereksiz bir şekilde  hiç bir hakka ve hukuka riayet etmeyen, bütün değerleri çiğneyen davranışları ve şiddet eylemleri artık bizzat İslam’ın kendisini tehdit edecek dereceye ulaşmıştır. Ağızlarından Kur’anı ve sunneti düşürmeyenler açıkça kur’anın ve Resulullah’ın koyduğu emirleri ihlal etmektedirler. Barış, rahmet ve şefkat dini olan İslam; vahşet, terör ve anarşi dini olarak milyarların zihnine işlenmektedir.
Vahabi tekfirci şiddetin kaynağı bellidir ve kesinlikle amacı ve gayesi de İslam için değildir. ABD-Suud ortak projesi olduğu aşikar olan bu terör şebekeleri bir çok gayeye hizmet etmektedir. Temel amacı İslam’ın ve İslami hareketlerin imajı kirleterek onları insanların gözünde terör ve terörizmle özdeşleştirmektir. Bu gruplar Müslümanların başarılı olduğu yerlere sürülerek hem İslami hareketlerle savaştırılmakta hem de karşıt devrim görevini yerine getirmektedirler. Cezayir’de GİA, Somalı’da ŞEBAB, Afganistan’da EL-KAİDE, Irak’da Irak İslam Devleti ve daha niceleri bu karşıt devrim görevlerini icra etmiştir.
Tamamı ile İsrail’in ömrünü uzatmaya yönelik olduğu aşikar olan mezhep savaşlarının da bu gruplar tarafından alevlendirilmesi, kimlere hizmet ettikleri deşifre etmektedir. Bazı cahil Mehdici- Sefavi Şiilerin de onlarla aynı şekilde bu kışkırtıcılıkta rol alması her iki tarafın da aynı kişiler tarafından güdüldüğünü bize göstermektedir.
. Kuran’ın “Sizinle savaşanlara karşı Allah yolunda savaşın, (ancak) aşırı gitmeyin” (Bakara, 190) gibi emirleri ve Hz. Peygamber’in savaşlarda kadınlara, çocuklara, yaşlılara kendisini ibadete vermiş ruhbanlara ve mâbedlere dokunulmaması yönündeki açık talimatları üzerine gelişen İslam hukukunda, savaş sırasında sivillerin hedef alınmaması ilkesi oturmuştur. Ortaçağ İslam alimlerinin bazıları, kuşatmalar sırasında mancınık kullanılmasına bile onay vermemişler, çünkü bunun şehirdeki masumları da öldürebileceğini düşünmüşlerdir. Oysa bu din adına silahlanıp sözde cihat eden Vahabi- tekfirci terörist örgütler kadın-çocuk ayrımı yapmaksızın hedef gözetmeksizin saldırılar düzenlemektedirler. Bu eylem ve saldırılar İslam savaş hukukunu açıkça çiğnemektedir ve kesinlikle  İslam geleneğine aykırıdır. Bir “bidat” ve sapmadır.fitne ateşinin alevlendirilmesinden başka bir şey değildir.
Allahu Teala Kur’an-ı Kerim’de kasden, haksız yere adam öldürmeyi haram kılmış, cezasının sonsuza kadar kalınacak cehennem olduğunu bildirmiştir.
Kim bir mümini kasden öldürürse cezası, içinde ebediyen kalacağı cehennemdir. Allah ona gazap etmiş, onu lânetlemiş ve onun için büyük bir azap hazırlamıştır.” (Nisa, 4/93. )
Yine yüce Allah, haksız yere bir kişiyi öldürmeyi bütün insanlığı öldürmek, bir kişiyi kurtarmayı da bütün insanlara hayat vermek olarak kabul etmiştir.
 Kim, bir cana veya yeryüzünde bozgunculuk çıkarmaya karşılık olmaksızın (haksız yere) bir cana kıyarsa bütün insanları öldürmüş gibi olur. Her kim bir canı kurtarırsa bütün insanları kurtarmış gibi olur.” (Maide, 5/32. )
Bir insan öldürmeyi, bütün insanlığı öldürmek kadar günah sayan yüce Allah, fitneyi de adam öldürmekten daha büyük bir günah saymıştır. Fitne ise savaş, anarşi; din ve vicdan hürriyetine karşı baskıdır. Öyleyse anarşi ve terör, İslâm dini nazarında adam öldürmekten daha büyük günahtır. Bu durum Kur’an’da peş peşe tekrarlanır.
 “ ...Fitne adam öldürmekten daha büyük bir günahtır...” (Bakara, 2/217. )
 “ ...Fitne adam öldürmekten daha büyük bir günahtır...” (Bakara, 2/191. )
İslâm dininin bu ilahî prensipleri göz önünde tutulacak olursa ismi ne olursa olsun, terör, şiddet, bunalım ve anarşinin İslâm’la uzaktan yakından ilişkisi olmadığı açıkça görülecektir. İslâm’ın bu tür yıkıcı hareketlerle ilişkisi olmadığı bir yana, o, her türlü anarşi, fitne, fesat, bozgunculuk, eziyet, işkence ve zulmü kısacası terör ve tedhişi kesin bir biçimde Müslümanların gündeminden çıkarmıştır.
Her ne sebepten olursa olsun  Müslümanlar kesinlikle terör ve şiddetten uzak durmalı, barış ve rahmet dini olan İslam’ın adına yaraşır bir tavır içinde olmalıdır. Haksızlıklara tepki göstermek doğal bir hak olmakla beraber, hiç bir gerekçe masum insanları öldürmeyi, sivil bireyleri sakat bırakmayı meşrulaştıramaz. Şiddet, adalet veya erdem maskesi taşısa da, özü değişmez
Şiddet, genellikle dünyadaki farklı ve yeni düşüncelerin karşısında yenik düşmüş olanlara özgü bir reflekstir.Şiddet kullanmak, mevcut toplumda şiddet tekelini elinde bulunduran ve bunu profesyonelce kullanan egemenlerin işine gelir, geniş kitlelerin değil.
Şiddet ve terörün her türlüsü kötüdür; hiçbir şekilde hoş karşılanamaz. Ancak, dini bilmeyen cahil dindar insanın içine yuvarlandığı şiddet ve terör batağı, en kötü olandır; çünkü, bu batağa saplanan insanlar, eylemlerini din için, Allah için yaptıklarına inanırlar. Bu durum, işlenen cinayetin meşru olup olmadığı şeklindeki bir sorgulama sürecinin baştan engellenmesi anlamına gelmektedir. İslâm dini, neye niçin inandığını, neyi niçin yaptığını çok iyi bilen insan tipini öngörmektedir. İsrâ sûresinin 36. ayetinde "Bilmediğin şeyin ardına düşme; doğrusu kulak, göz ve kalp, bunların hepsi o şeyden sorumlu olur" buyrulmaktadır. Her insan, Allah’ın en güzel şekilde yaratmış olduğu bir varlık olarak özel bir sevgiye lâyıktır. İslâm'ın olduğu yerde, şiddet ve terör olamaz. Şiddet ve teröre, her sebeple olursa bulaşanlar, destek verenler ve onu besleyenler, bir gün onun kurbanı olurlar.
İslâm dininin bu konudaki emir ve yasakları karşısında bütün Müslümanlara düşen, fitne ve fesattan, şiddet ve terörden uzak kalmak, bu düşüncedeki insanlara itibar etmemek, birbirlerinin farklılıklarına tahammül ederek birbirini sevmek, birlik ve beraberlik içerisinde kardeşçe yaşamaktır. Nitekim yüce Allah bu konuda “Ey iman edenler! Hep birden barışa girin. Sakın şeytanın peşinden gitmeyin. Çünkü o, apaçık düşmanınızdır.” buyurmaktadır.
Şiddete ve dinin şiddete bulaştırılmasına karşı yapılacak mücadelede yalnızca bir devletin veya cemaatin üstesinden gelinecek bir durum değildir. Güvenlik tedbirleri ile de önlenmesi çok zordur.  Açık bir ihanete dönen bu şiddet ve terör dalgasına karşı kalıcı bir başarı, ancak hiçbir ayrım gözetmeden terörizmin her türüne karşı çıkmakla mümkündür. Müslümanlar İslam adına ve yine Müslümanlara yönelik bu hareket ve eylemlere karşı açıkça tavır almalı bunu bir kampanyaya dönüştürmelidir.
Fikri AMEDİ