Her şeye Rağmen Başaracağına İnanmak

İslami davet; İslam’ın egemen olmadığı toplumlarda İslam’ı hakim kılmak, toplumda ihya, ıslah ve inşa çalışmalarında bulunmak, bir davetçi olarak Müslüman’ın yükümlülüğünü Allah’ın razı olabileceği şekilde yerine getirmek; Bunun için de İslam’a bütünüyle talip olmak, bu doğrultuda hareket etmek ve organize olmaktır.
Gayrimeşru düzen ve otoriteler, kendi egemenliklerinin red edilmesi anlamına gelen bu çalışma ve mücadeleye asla tahammül edemezler

İslam alemindeki bu egemen düzenlerin adı ister saltanat, ister emirlik, ister krallık olsun, ister parlamenter demokratik ve laik olsun, isterse tek parti ve şef yönetimi olsun, hepsi aynı ortak paydaya sahiptir. Varlıklarının tek sebebi İslami hareketlere hayat hakkı tanımamaktır.
Tarih boyunca bu batıl rejimler gibi Müslümanların başlarına çöreklenmiş, hayatları ve zenginlikleri üzerinde tasallut kurmuş, yönetim ve yöneticilerden tutun da çevrelerindeki insanları bid’at, hurafe ve türlü şaklabanlıklarla oyalayıp parsel parsel cennet vadeden hurafe tacirlerine kadar bir çok güç ve odak İslami Hareketin önünde önemli birer engeldirler ve İslami hareketi ortadan kaldırmak için her türlü çalışma fitne ve fesadın içerisinde yer almaktadırlar.  
Geçmişte olduğu gibi günümüzde de zulüm düzenleri tevhidi mücadelenin sesini kısmak, Hakka çağıran sesi susturmak ve Hak davetçilerini sindirmek için çeşitli işkenceler, eziyetler, zulümler ve komplolar düzenlemektedir. Müslümanları toplumun gözünden düşürmek için birçok çirkin oyun sergileyebilmektedir. Bu despot ve zalim düzenler kendilerini haklı göstermek için, çirkin yalan ve iftiralar uydurmaktan geri durmamakta bu uğurda satılmış din adamlarını ve cemaatleri de alet edebilmektedir.
Zulüm düzenleri Müslümanların sesini kısmak ve İslami mücadeleyi ortadan kaldırmak için bütün güçleri ile Müslümanların üzerine gelebilmektedir. Nitekim dünyanın dört bir tarafında Müslümanlar bu çetin imtihanlarla sınanmakta insanlığın gördüğü en vahşi muamelelere tabi olmaktadır. Bugün Müslümanlar Mısır, Suriye vb. bir çok İslam beldesinde bunu çok şiddetli bir şekilde hissetmekte Müslümanlar birer eşkıya ve terörist muamelesine tabi tutulmaktadır.
Bu yolda Müslümanlar ve mensubu olduğu yapılar bazen zorluklar, felâket, çile ve sıkıntılarla karşılaşmaktadırlar. Vahye inanmayanlardan incitici sözler işitmekte, bazen hakları ellerinden alınmakta, bazen alay edilmektedirler. Kimi zaman ambargoya uğratılmakta, işkenceye maruz kalmaktadırlar. Malları, rahatları ve hatta canları bile tehlikeye girebilmektedirler.
İlahi yaratılışın bir hikmeti olarak Allah u Teala dönem dönem Müslümanları böylesi çetin imtihanlara tabi tutmaktadır. Allah u Teala İnsanların içindeki hayırlıları şerlilerden, temizleri kirlilerden, müminleri münafıklardan ayırmak için bir deneme, sınama yoluna başvurmaktadır. Nitekim Kur’an’da şöyle buyrulmaktadır: “Sizden mücâhidleri ve sabredenleri bilelim (ortaya çıkaralım) diye sizi deniyoruz.” (47/Muhammed, 31)
Rabbimiz bütün insanları denemektedir. Hele hele  büyük iddialarla ortaya çıkmış ve insanlığın değişim ve dönüşümü gibi ağır bir yükümlülüğü yüklenmiş müminleri imtihana tabi tutmaması düşünülemez. Herkesin denenme şekli, imtihanı ve araçları farklı olabilir. Bazıları şahadet, işkence, hapis ve sürgünle imtihan olurken bazıları iktidar nimetleri ve hükümet olmak gibi daha zor ve çetin imtihanlardan geçerler. Hulasa her İslami hareket ve bireyleri imtihanın değişik bir versiyonu ile sınanmaktadırlar.
İnsanlar bazen de şükretsinler diye sevinçlerle ve nimetlerle, sabretsinler diye de zorluklarla denenirler. Nitekim Hz. Ali (r.a.): “Kimin dünyası genişletilir de, bunun bir imtihan olduğunu bilmezse, o kişi akıldan yoksundur.” buyurmuştur. Yani, kişi başına gelen bolluğun da darlığın da Allah’tan bir deneme vasıtası olduğunu bilmeli ve ona göre davranmalıdır.
Maalesef hem nimetlerle imtihanı hem de sıkıntı ve eziyetlerle imtihanı insanların büyük bir kısmı kaybetmektedir. İslami hareketlerin yaşadığı felaketler birçok mensubunun bu yolda dökülmesine, tökezlenmesine, umutsuzluğa kapılmasına ve inanmış olduğu değerlerinden taviz vermeye sevk etmektedir. Bunlar sürekli bir ümitsizlik ve negatif bir ruh haliyle tükenmişlik hali içinde bulunabilmektedir. Bu tür insanlar sürekli bir stres hali,  mücadelenin sıkıntılarından bezmişlik durumu, hayal kırıklığı ve mücadeleyi bırakıp teslimiyeti seçme ya da havlu atarak nakavt bir halde köşesine çekilme çelişkisini yaşamaktadır.  
Umudunu ve hayallerini kaybetmiş bu insanlarda hem ruhsal bir parçalanmışlık hem de duygusal bir tükenmişlik hali söz konusudur.  Sürekli bir şikayet hali, ümitsizlik, gerginlik, içinde yaşadığı kronik bir iç çatışma, mutsuzluk ve geçmişi devamlı sorgulayan, birilerini ve bir yerleri suçlayan bir ruh hali içinde olmaları en önemli vasıflarıdır.
Tükenmişliğin verdiği ruh haliyle sürekli eleştirdiği geçmişinden kopanların hem İslami olarak hem de insani olarak büyük bir manevi çöküntü içinde ezildikleri gözlemlenmektedir. İslami hareketlerin saflarından ayrılan birçok kişinin kahve köşelerinde, parti kapılarında ya da sistemin çarklarında nasıl yok oldukları hiç de yabancısı olduğumuz bir durum değildir.
Geçmişte meydana gelen saldırı ve tasfiyecilik operasyonları ve bunun neticesinde İslami hareket mensuplarında meydana gelen yalpalanma, zihinsel, ruhsal, tükenmişlik, duyarsızlaşma ve umutsuzluk  bu insanlarda Allah korusun İslam’a karşıt konumlanma inkar ve  ret etmeye de sebep olabilmektedir. Uhud savaşında Müslümanların kısa süreli geçirdiği şok ve Allah u Teala’nın cevabı bunun açık bir ifadesidir.
Bela ve musibetler karşında daha dirençli olması gereken Müslümanların tükenmişlik, çöküntü ve bezginlik içinde lakayt bir hale düşüren nedir bunun incelenmekte yarar vardır.
Bazı insanlar ancak bir topluluk içinde kendini ifade edebilmekte, onların yardımı ile ayakta kalabilmekte ve yine onların destekleri ile toplumda uyumlu bireyler olarak yaşamlarını sürdürebilmektedir. Yetersizliklerini, zaaflarını güçlü liderlerin kanatları altına sığınarak geçiştirmektedir. Bu şartların ortadan kaybolması ile bu kişiler sudan çıkmış balık misali sosyal desteğini kaybederek açık bir yetersizlik hali yaşamaktadırlar.  Kişinin cemaat ve liderlerden beklentilerinin fazla olması, ünlerine büyük hedefler koyması omuzlarına yüklenemeyeceği kadar yük yüklemeleri, karakterleriyle uyumlu olmayan işlere girişmeleri de hayal kırıklıkları yaşamalarına sebep olabilmektedir.
Cemaatler ve yapılar sürekli yakın, ulaşılabilir dost ve çevre ortamı yaratarak mensuplarına güven veren ve destekleyen bir ortam oluşturarak onlarda olabilecek zaaflarını gölgelemektedir. Bireyler, cemaatlerin bu özelliklerini kısmen de olsun kaybettiği durumlarda kendilerini değersiz hissederek yaşamın anlamını yitirdiğini ve tüm isteklerinin kaybolduğunu düşünmektedir. 
Müslümanların komplolar sonucu başlarına böylesi bir bela ve musibet geldiğinde her gün dizlerine vurup dövüneceklerine, onu bunu suçlayacaklarına akıllıca bir şekilde geçmişin muhasebesini yaparak biz nerede hata yaptık diyerek eksikliklerini tespit edip ileriye yönelik akıllı plan ve projeler üretmekle mükelleftirler. Birbirini suçlayarak faturayı sadece birilerine kesip işin içinden sıyrılmaya çalışarak, cemaatlerin saflarını terk ederek kendilerini bir tükenmişliğe, uçsuz bucaksız bunalımlara, nefislerinin istek ve arzularına boyun eğerek yalpalamak Müslüman’a yakışır bir durum değildir
Oysa Her Müslüman şunu çok iyi bilmelidir ki, başına gelen her türlü imtihan, ilâhî daveti kendisine dava edinmiş Müslüman cemaatleri hazırlamada geçerliliğini koruyan Allah'ın bir kanunudur, yani sünnetullahtır. Bu zorlu ve meşakkatli imtihan, cemaat için büyük bir hayırdır; çünkü bu imtihan sayesinde fertlerinin metanetli olanı zayıf olanından, iman davasında dürüst olanı yalancı veya iki yüzlü olanından ayrılır. "Allah mü'minleri (şu) üzerinde bulunduğunuz halde bırakacak değildir; temizi pisten ayıracaktır. Ve Allah sizi gaybe vâkıf kılacak değildir..." (3/Âl-i İmran, 179)
Her Müslüman’ın bildiği bir gerçekliktir bu. İslami hareketler için başarılması gereken hedefin çok uzak olduğu böylesi anlar her zaman olmuştur ve olacaktır. Kur’an’daki peygamber kıssaları hep bu konuları ve Müslümanların bu olaylara karşı takınması gereken tavırlarını anlatmaktadır. Zira İslami hareketler öylesi hedeflere ve  amaçlara sahiptir ki bu çok emek gerektiren ve adımlarını dikkatli atması gereken hedeflerdir. Gözü korkutan sarp yamaçlarda hızlıca ilerlenmesini gerektir bu hedefler. Tehlikeli ellerin en ufak bir dalgınlıkta yakandan tutup kayalıklara atabileceği sarp yamaçlardır gidilmesi gereken hedefler
Vazgeçilmesi için çok sebep vardır. Böyle bir anda zihninde canlanır uçurumlar, göz korkar ufacık bir adım atmaya dönüp arkasına bakmadan kaçmak gelir insanın aklına.  Öylesi anlar olur ki insan onu bu meşakkatli yollara süren sebepleri de unutabilir. Bazen gidecek bir yer, yapacak bir şey olmadığını düşünür insan. Ama her şeye rağmen yüzünü tekrar dönersin uçuruma; acaba, acaba bir şansım olabilir mi diye...
 İşte böyle zor zamanlarda, zihinlerimiz işgal altına alındığında, başarının hayali bile kurulamadığında başaracağımıza inanmak başarmaktan daha önemlidir. Allah u Teala Kur’anı Kerimde Şöyle buyurmaktadır: 'Gevşeklik göstermeyin, üzüntüye kapılmayın. Eğer inanmışsanız, üstün gelecek olan sizsiniz.' (Al-i İmran, 139)
Her Müslüman şuna inanmalıdır ki, şüphesiz inanmadan başarı gelmez. Her şeyden önce kişinin  inandığı değerlere ve kendine inanması ve başarabileceğine kendini inandırması ve  güvenmesi gerekir..
İnanmak; ruhu, bütün gücüyle herhangi bir duruma kanalize etmektir. İnsan ruhu, hedefe varmak için bedenle bütünlük sağlamak zorundadır. Çünkü ruh ile beden birbirinden ayrılmaz bir bütündür. Ruhun olurunu almadan (inanmadan) girişeceğimiz her eylem, bedenimizle çatışacaktır. Ya da tam tersine davranışlarımız inancımızı yansıtmaz ise yine ruhumuzla bir ikilem yaşamak zorunda kalırız.
Başarının büyüklüğü inancımızın büyüklüğüyle belirlenir. Küçük hedefler düşünürsek küçük başarılar beklemeliyiz. Büyük hedefler düşünürsek büyük başarılar kazanırız. Unutmayalım ki büyük fikir ve planlar çoğu zaman küçük fikir ve planlardan daha kolaydır daha zor olmadıkları kesindir.
Evet, vazgeçmemenin altında kendini adamak yatmaktadır. Eğer bir insan kendini davasına adamışsa, her şeyiyle kendini o işe verecek ve bütün yetenekleriyle o işe konsantre olacaktır. Böylece her şartta ve durumda davasından vazgeçmeyecektir. Çünkü o, her şeyiyle kendini davasına adamış ve yolunun sevdalısı olmuştur.
Hulasa başarabileceğine inanan kişi; fikirler üretir, mazeret değil. Çözümler sunar, problem değil. Nasıl yapacağını düşünür, niçin yapamayacağını değil. O şartların oluşmasını beklemez, şartları oluşturmaya çalışır. Fırsatları engel gibi değil, engelleri fırsat gibi görür. O alemlere rahmet olarak gönderilen peygamber gibi köpeğin leşine değil, güzel dişlerine bakar