Muhafazakarlaşan İslamcılık

Müslümanlar olarak İslam’ı ve İslamcılığı bir yaşam biçimi olarak kavrayamayıp; İslam’ı kullananların oldukça yoğun olduğu, hak-batıl mücadelesi alanında haddinden fazlaca cirit atan tiplerin ortalıkta dolaştığı, belki de böyle tipler üzerinden islamcı olmanın  en fazla ayaklar altına alındığı ve bu değerlerin yerlerde süründüğü bir zamanda ve zeminde yaşıyoruz.   Milliyetçi muhafazakar sağcılıkla kirletilen İslami mücadelenin,  yine bizzat bu sağcı ve muhafazakar kesim tarafından tasfiye edilmeye çalışıldığı büyük bir sorunla yüz yüzeyiz.

İslamcı olmak bir hayat düsturu ve yaşam biçimi iken, islamcı olmayı bir geçim aracı haline getiren muhafazakarlaşmış İslamcılarla;  İslami nizamı bir hayat düsturu ve yaşam biçimi haline getirenleri kesin hatlarla bir birinden ayırmak artık bir zorunluluk halini almıştır. Siyaset cambazlarının, din telallarının, aziz İslam’ı bir geçim aracı ve tezgahı haline getirenlerin,  İnsanların inançlarını, umutlarını ve hayallerini tahvile çeviren bezirganların ortalıkta cirit attığı bir ortamda İslam’ı kendine bir dert ve çile haline getiren her Müslüman’ın  bunların içyüzünü deşifre edecek, bunların ipliğini pazara çıkaracak bir sorumlulukla karşı karşıya olduğu artık  su götürmez bir gerçeklik halini almıştır.
Bu dinci ve yobaz bezirganların atraksiyonları artık İslam’ın kendisini hedef tahtasına oturtmuştur.  “İslami mahallede ne yazık ki  islamcılığı bir geçim aracı, yaşama aracı olarak görenler, islamcı ve /veya  görünmeyi bir yaşam biçimi haline getiren muhafazakar İslamcılar  oldukça fazladır. Bunlar, normal hayatta tutunacak bir iş yapamayan, islami ve ahlaki değerleri  olmayan, yalnız başlarına herhangi bir şey yapamayacak düzeyde olan gerçekte kimliksiz, kişiliksiz, silik vs düzen insanlarıdır. 
Kirletilen bir dünyaya, sömürülen insanlığa, talan edilen ve hakları gasp edilen İslam alemine kurtuluş reçetesi olan İslamcılık ve İslami hareket; ne yazık ki dünya nimetlerini şiddetle arzu eden, ona aşırı derecede tutkun olan, sonu gelmeyen istek ve aç gözlülüklerinin kurbanı olan, bütün benliklerini saran arzu ve tutkularının esiri olmuş insanların ve grupların elinde  heba olup gitme tehlikesi ile karşı karşıyadır. Hevalarının ve heveslerinin esiri bu birey ve çevreler, ahlaki kaygılar taşımayan kişiliklerdir.
 Bizim İslami camiada bu saydıklarımızdan oldukça fazla eski tüfek İslamcı bulunmaktadır. Geçmişin yanlış yollarında ve koridorlarında umutlarını ve hayallerini yitiren eski tüfek İslamcılar büyük bir ikilem ve kafa karışıklığı ile karşı karşıya kalarak muhafazakarlaşmıştır.  Bu eski İslamcılar muhafazakarlaştırılmış, dünyanın makam, mevki ve nimetleri ile süslenmiş, iğdiş edilmiş yeni muhafazakarlaşmış İslamcılıkla; İnancın, bilincin, iradenin ve Tevhidi saf İslam’ın söylemleri arasında büyük bir ikilem ve ruhi depresyon yaşamaktadırlar. Muhafazakarlaşmış İslamcılarla ya da ağır ağabeylerle çevrili islami camiada yetişen yeni nesil gençlerde atılması gereken adımları ya da  gereken atılımları yapamamakta ve var olan bariyerleri aşamamaktadır. Zira önlerinde kaya gibi eski muhafazakarlaşmış İslamcılar yer almaktadır. Eskimişlerin eski kafalarıyla, eskiyi bugünde yaşayan dünyalarıyla ya da yenileştik,  yenileşeceğiz, diyerek Ankara siyasetinin batak kaldırımlarında politika yapmayı, ihale takipçiliğini, menfaat devşirmeciliğini anın siyaseti diyerek kendilerini avutan, kitleleri uyutan yeni bir batak siyasetin ve mücadelenin esirleri olarak debelenip çırpınan bir hasta İslamcılık mevcuttur. 
Dünün  inkılabi ve tevhidi bir kısım İslamcılardaki ki dejenerasyon ile kimliksizleşme öylesine çok boyutlu bir hal almıştır ki; dün kesinlikle olmaz dediklerine bugün evet demeyi bir erdem, fazilet, yenilik ve değişim olarak görebilmekte hatta  bizatihi bu değişimin ve dönüşümün göbeğinde yer alabilmektedir. Her türden pisliğin ortasında yer almış olmayı marifet saydıkları gibi çevrelerine de bunları önermekten imtina etmemektedirler. Onlara bakarsanız her şey geride ve de mazide kalmış olup; İslamcılık ve inkılabilik ölmüştür.   Onlar için anın siyaseti, günün siyaseti ya da reel siyaset asıl olup; İslami hareket, İslamcılık ve ilkelilik, günü okuyamama ve anı anlayamamadır. Söylediklerine kendilerini o kadar kaptırmışlardır ki geçmişlerini inkar etmeyi, eleştirmeyi hata sövmeyi geçmişin ağır yükünden bir silkinme, kurtulma olarak görmekte bundan kurtulmayı bir erdem olarak pazarlayabilmektedirler. Buna kendilerini o kadar inandırmışlardır ki buna ruh dünyalarında ve zihinsel dönüşümlerinde ileri doğru atılım yaparak buraya geldiklerine kendilerini inandırmışlardır. Oysa burası dedikleri yer, tamı tamına Kemalist sistemin tam da göbeği ya da merkezidir. Milliyetçi muhafazakar Kemalizmin  kendisidir. Ama gelin görün ki, onlar açısından burası ulaşılabilecek son noktadır. Olsa olsa burasının kısmi iyileştirmesi yapılabilir. İslami nizam ise  hayaller aleminde debelenmekten başka bir şey değildir. Bu hayallerin peşinde koşmak veya bir ihya, inşa ve ıslah projesi ile İslam toplumunun oluşacağına inanmak aptallıktan başka bir şey değildir. Muhafazakarlaşmış Kürt İslamcısının durumu da bunlardan aşağı değildir. Bunlarda ya Apoizmin ya da AKP’nin politikalarının birer esiri olarak iddialarından ve ideallerinden üç talakla boşanmışlardır.
Muhafazakarlaşmış Bir çok cemaat, sözde hareket ve grup dün bid’at ve hurafe dediği, bunun üzerinden insanları tekfir ettiği bir çok uygulamayı, büyüme ve kitlelere ulaşma adına bizzat kendileri yapmakta hatta bunun toplumda bir gelenek haline gelmesi için çalışmakta bu uğurda büyük organizasyonlar tertipleyebilmektedirler.  Dün Meclise girmeyi, oy kullanmayı, nerede ise küfür sayanlar meclise girmek için parti eşiklerini aşındırabilmektedir. Türkiye’deki mevcut partiler arasında esasta hiçbir fark görmeyen, kendileri ile bunlar arasına mesafe koyan hatta bunu ittikadi bir mesele haline getirenler, Resulullah (s.a.v) dan miras alınan davayı partici düzenin çok daha üstünde olduğuna inanların, Nebevi mücadele  yöntemine göre hareket ettiklerini söyleyenlerin partici mücadele yöntemini mutlak doğru imiş gibi pazarlamaları yada mevcut partilerin çığırtkanlıklarını yapmaları da sapmanın ve dönüşümün geldiği noktayı göstermesi açısından manidardır. 
Demek ki bu yolu tercih eden muhafazakarlaşmış İslamcılar bugün olmadıkları gibi dünde tevhidi ve inkılabi değildiler. Muhtemelen bu birey ve şahıslar kendileri için olmaktan çok  birileri ya da koşulların gereği sözde inkılabi olmuşlardı. Savundukları tevhidi İslam sözde de olsa, hayatlarının bir tarafına sirayet etmemiş, esen rüzgara göre yol alarak yürümeyi mücadele saymışlardı. Birçok eski İslamcının Irak ve Suriye’de meydana gelen ve milyonlarca Müslüman’ın hayatına mal olan mezhep eksenli, bölgesel ve küresel güçlerin menfaat ve çıkarlarını gözeten savaşı ve kardeş kavgasına tempo tutarak holiganlık yapması da nereden nereye dedirtecek önemli bir sapmanın ve savrulmanın örneğidir.
Peki kendilerini bu bozulmanın ve yozlaşmanın dışında gören Müslümanlar anın siyasetine teslim olup beyaz bayrak çekerek kervana mı katılacaktır yoksa  tek başına da kalsa doğru bildiği ilkelerinin yılmaz savunucusu mu olacaktır? Burada her Müslüman, bireysel vicdanı ile baş başa kalarak kendine bir yol çizmek zorundadır. Zira ilkeli mücadele hem zor hem de meşakkatlidir. Ama unutmayalım ki  hayatın bizzat kendisi meşakkatli bir imtihan değil midir? İslami mücadelede imtihan, gerçek olanı sahte olandan, iyi olanı kötü olandan, kirliyi temiz olandan ayırmak için en iyi vesiledir. Ve bugünde Müslümanlar dünyanın nimetleri ile, makam ve mevkileri ile imtihan edilmektedir Allahu Teala kitabında “Onlardan bazı gruplara, kendilerini denemek için yararlandırdığımız dünya hayatının süsüne gözünü dikme. Senin Rabbinin rızkı daha hayırlı ve daha süreklidir.” (20/Tâhâ, 131) diyerek hayatın bir imtihan olduğunu belirtmiştir.
Müslüman bilmelidir ki, başına gelen her türlü imtihan, ilâhî dâveti kendisine dâvâ edinmiş Müslüman cemaatleri hazırlamada geçerliliğini koruyan Allah'ın bir kanunudur, yani sünnetullahtır. Bu zorlu ve meşakkatli imtihan, cemaat ve fert için büyük bir hayırdır; çünkü bu imtihan sayesinde fertlerinin metânetli olanı zayıf olanından, iman dâvâsında dürüst olanı yalancı veya iki yüzlü olanından ayrılır. "Allah mü'minleri (şu) üzerinde bulunduğunuz halde bırakacak değildir; temizi pisten ayıracaktır. Ve Allah sizi gaybe vâkıf kılacak değildir..." (3/Âl-i İmran, 179
Bugün Müslümanlar da çok büyük bir imtihanla sınanmaktadır. Bu İmtihan mevki ve makam ile değerlerin imtihanıdır. Ya izzetli bir Müslüman olarak tevhidi değerlerin yılmaz bir bekçisi olarak mücadele edecek ya da anın siyasetine kendini kaptırarak gücün ve imkanların önünde ram olacaktır.
Maalesef, bugün Muhafazakarlaşmış bir çok cemaat ve hareket islami değerleri sayısal duruma endeksleyerek bunun üzerinde bir algı oluşturmaktadır. Güce ram olmuş zihniyetler hakkı ve batılı, doğruyu ve yanlışı, bu sayısal çoğunluğa göre değerlendirerek bunun üzerinde bir siyaset belirlemektedir. Elinde silahı olanın haklı olduğu ya da maddi, siyasi ve bürokratik gücü ellerinden bulunduranların mütteber olduğu anlayış nerede ise cemaatler için bir yaşam biçimi ve ahlakı olmuştur. Gücün, imkanın, sayısal çoğunluğun ve kelle sayısının belirli olduğu niteliksiz ve  ilkesiz siyaset anlayışı cemaatleri içten içe kemirerek çürütmektedir. 
Biz biliyor ve inanıyoruz ki Tevhidi/İnkılabi Müslüman tek başına da kalsa, kendi değer ve amaçlarının mücadelesini verendir. Bir Müslüman için keyfiyet kemiyetin çok çok üstündedir. Bir Müslüman için cemaat, nitelikli, İslami ve insani değerlere riayet eden ve değerleri içselleştiren bir konumda olmadıktan sonra sayısal olarak genişlemesinin bir değeri yoktur. Sayısal büyümeyi, sayısal genişlemeyi temel alan grup ve yapıların yolu ve yönü kesin ve net olarak belirtelim ki, düzenin veya istihbarat örgütlerinin kucağıdır. Zamanla bu hareketler tanınmaktan çıkarak ilkesiz, gayesiz bir şekilde gelenin geçenin kullandığı piyonlar olmaktan öte bir anlam kazanmayacaktır.
Tarih boyunca siyaset ya rahmani eksende yada şeytani eksende,  ya değerler için siyaset ya da çıkarlar için siyaset şeklinde yapıla gelmiştir.
Rahmani siyaset toplumsal ve ulvi değerlere hizmet için yapılır.
Şeytani siyaset ise bireysel çıkarcı, yağmacı süfli zihniyetle yapılır.
Değerler siyasetinde; muhasebe, murakabe ile yaptıklarını ve yapacaklarını denetleyen hesaba çeken, hizmet etme ahlakı ve erdemini taşıyan bir anlayış vardır.
Çıkarlar siyasetinde ise, tüm yüksek değerler ve erdemler göz ardı edilir, bireysel çıkarlar, cemaat, yandaş ve gurup çıkarları öne çıkarılır ve değerlerin içi boşaltılarak değerler anın siyasetine kurban verilir.
En dinamik, canlı ve hareketli olan /olması gereken Kürdistan İslamcılığı da güce tapıcılığın siyasetine evrilmiş veya evrilme yolunda ilerlemektedir. Bu daha çok kişisel zaaflarını aşamamış, hırs, kin, nefret, hased vb duyguların hakim olduğu yapılarda görülmektedir.  Evrensel İslami değerlerden uzak grup, hareket ve cemaatler, çıkarlarını öncelemekte merhamet, şefkat ve sabırla hayırlarda yarışmak yerine kavga, kargaşa, intikam, üstün gelme, baskı, gerginlik gibi tamda ‘siyaset avcılarının siyasetine tamah etmektedirler. Maalesef   Muhafazakarlaşmış İslamcılık bugün bu siyaseti alayıp pullayarak yeniden gündemleştirmektedir. PKK’nin güdümüne girmiş eski İslamcılar ile AKP’nin güdümünde ki  eski İslamcılar bu konuda birbirinden farklı değildir. Oysa dünya siyaset tarihi hırs ve kinleri, ilkesizlikleri ve  savrulmaları nedeniyle kaybedenlerin tarihidir.
İslami değerlere sırtını dönen ya da İslam’ı iktidarları ve gelecekleri için bir kurtuluş reçetesi olarak gören hareketlerin, partilerin, cemaatlerin ve grupların silahlı ve silahsız yapıların gelip dayandığı yer maalesef çıkmaz sokaktır. Peygamber (s.a.s) bir hadisi şeriflerinde“Ya marufu emreder, münkerden de nehy edersiniz, yahut Allah şerirlerinizi hayırlılarınıza mutlaka musallat edecektir. O zaman hayırlılarınız dua etse de duaları kabul edilmez.”diyerek İslam ümmetinin  karşı karşıya olduğu tehlikeye dikkat çekmiştir. Bir başka hadislerinde de: “Hayır, Allah’a yemin ederim ki, ya iyiliği emreder, kötülükten nehy eder, zalimin elini tutup zulmüne mani olur, onu hakka döndürür ve hak üzerinde tutarsınız; ya da Allah Teâlâ kalplerinizi birbirine benzetir, sonra da İsrailoğulları’na lânet ettiği gibi size de lânet eder.” (EbûDâvûd:198.) buyurmuştur.
İlkelerin yerine reel siyasetin oturtulduğu, gücün ve başarının kutsallaştırıldığı, değerlerin yerine politik ve siyasi çıkarların öncelendiği bir siyaset islami bir siyaset değildir. Olsa olsa değerlerini dünyalarına kurban eden, siyasi ve politik güçlerin elinde kendilerine bir gelecek beklentisi olanların siyasetidir bu siyaset biçimi. 
19-20. yüzyılda İslam’ı bir bütün olarak  ‘yeniden’ hayata hakim kılmak, Müslümanları, İslam dünyasını batı sömürüsünden, zalim ve müstebit yöneticilerden, esaretten, taklitten, hurafelerden kurtarmak, medenileştirmek, birleştirmek olan İslamcılık muhafazakarlaşan İslamcıların elinde tanınmaz hale getirilerek, içi boşaltılarak anlamsız hale getirildi.  
Oysa İslamcılık sistemin dayattığı yabancılaşmaya, sömürüye, zihinsel ve ruhsal bozulmaya ve çürümeye karşı bütünlüklü bir duruş, bir itiraz halidir;
İslamcılık reel olana ilkelerini kurban etmek ya da şartların dayatması ile şekilden şekile girmek değildir.  İslamcılık, normlar dahilinde kurucu sisteme  (PKK ve AKP sistemine)  entegre olarak  vasat bir yürüyüş de değildir.  İslamcılık; zoru başarmayı bir hayat düsturu olarak görmenin yoludur.  O yolda her şey, iradeyle tayin edilir. Var olan sistemlerin dayatılan iradesi ile değil, doğru olan, hak olan  ve alternatif olan irade  ile hayata geçirilir.
İslamcılık için, ezber değil tefekkür, tekrar ve taklit değil ictihad, tecdid, yenilenme ve tıkandığı alanda yeniden üretim söz konusudur. İslami hareket var olan sisteme entegre olma ve teslim olma değil  tepeden tırnağa sistemin alternatifi olmanın adıdır. Kurgusunu ve zihin dünyasını da bunun üzerinde şekillendirmek zorundadır.
İslamcılığın ve İslami hareketin amacı  beşeri sistemlerin öz değerlerine karşı yabancılaştırdığı insan tipini değiştirerek insanı insan kılan niteliklerin  hayat bulacağı bir zemini oluşturmaktır
Amacın gerçekleşmesi için gerekli olan araçlar, amacın niteliğine uygun olmak durumundadır. Amaç için her yol mubah değildir. Aracın amacın önüne geçmesi ise başlı başına bir soruna, işarettir.. Hangi gerekçelerle olursa olsun, aracı amacın önüne geçirmek  amacı sakatlar.  Bu tür sakat bir zihniyet yapıyı aracın esiri haline getirir. Bugün muhafazakar  İslamcılığın geldiği yer burası değil midir? İktidar olmak, büyüyüp genişlemek ve güç sahip olmak gibi politikalar birçok yapıyı tanınmaz hale getirmiştir.
İslami Hareket “Değerleri  olmayanın geleceği de olmaz.” diyen bir zihnin ve duruşun adıdır ve İslami hareket hakkın, hukukun, adaletin ve değerlerin mücadelesinin adıdır. Anın, reel politikanın, güce ram olmuş ilkesizlerin ve cahiliye kirlerinden sıyrılmamış kişi ve grupların hareketi ise asla değildir.